Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

İşim gereği genelde erken uyanırım ama böyle sabahın köründe kalkmaya pek alışık değilim. Saat altıya geliyor. Koyu gri bir karanlık ve sessizlik var dışarıda. Bir sigara yakıp bahçeye çıktım. Kamelyadaki hasır koltuklardan birine oturdum. Sokak lambalarının ışığı bahçedeki begonyaların yapraklarına vururken, çiçeklerin kokusunu içime çektim. Sabahın sessizliğini dinledim uzun uzun. Liman tarafından gelen uzun bir korna sesiyle kendime geldim. İçeri girdim. Sabah duşumu aldım.

 

İki gün önce emlakçı arayınca, birden gözlerim parladı “İşte” dedim  “istediğim arabayı alma fırsatı”. Yazlığa ciddi bir talibin olduğunu, gelip görüşmem gerektiğini söyledi. İşlerimi ayarlayıp dün akşam yola çıktım. Denizli’yle İzmir’in arası üç saat… Bir saat da İzmir’le Foça arası, tam gece yarısı yazlığa geldim. Gelir gelmez de hiçbir şey yapmadan yatağa gömüldüm. Çok yorgundum ama havasından mı suyundan mı bilmiyorum, uykumu alıp erkenden uyandım. Bugün on ikide emlakçıyla randevumuz var. Müşteriyle buluşup yazlığı göstereceğiz. Anlaşırsak da hemen satacağım.

 

Bu, babamın ölümünden sonra yazlığa ilk gelişim. Hoş, sağlığında da pek gelip gitmedim ya, o da ayrı konu. Hiç unutmuyorum, geçen sene bu zamanlardı. Mayısın ortası. Telefonum çaldı, bir adam babamı sordu. “Arkadaşıyım” dedi, “Baban öldü.” İşte o an, kızgın bir kor aktı içime. Babam “Emekli olunca bir sahil kasabasına yerleşeceğim” derdi hep. Dediğini de yaptı. Emekli olur olmaz, pılıyı pırtıyı toplayıp Foça’ya attı kendini. Annem ilk başlarda ayak diredi bu işe ama sonunda o da babamın isteğine boyun eğdi. Aslında onun derdi Foça’ya yerleşmek değil bizlerden uzak kalmaktı. Zaman geçtikçe bu değişikliğin ona da iyi geldiğini biliyorum. Ölmeden bir gün önce telefonla görüştüğümde, acılarına rağmen sesinde tuhaf bir mutluluk parıltısı vardı.

 

Yazlık uzun zamandır boş. Bu yüzden de tam takır kuru bakır. Kahvaltıyı dışarda yapmaya karar verdim. Üzerime bir eşofman geçirip dışarı çıktım. Kısa bir yürüyüşten sonra büyük denize vardım. Sahile bağlı tekneler derin bir uykunun kucağında ağır ağır sallanıyor. Birkaç köpek çöp kutularının çevresinde yiyecek arıyor, kedilerse tedirgin bakışlarla sırasını bekliyor. Sahilden Küçük Deniz’e yürümeye karar verdim. İyot kokusunda yürümekten daha güzel sabah sporu yoktur. Oldukça aheste bir tempoyla yürümeye başladım. Beş kapılara vardığımda sahile yanaştım. İşe çıkan teknelerin motorlarını dinledim bir süre. Deniz, kelimenin tam anlamıyla çarşaf gibi… Ama sabahın sessizliğinde balıkçıların kesik kahkahaları birer dalga gibi surlara vuruyor. Denizin kokusunu derin derin içime çektim.

 

Uzakta bir tekne ilişti gözüme. Teknenin arkasına kurulmuş silueti babama benzettim. “Hayat kısa” derdi babam “ama mutlu olduğun şekilde yaşamıyorsan, daha da kısalır”. Foça’ya gelir gelmez ilk işi bir tekne almak olmuş. Üç buçuk metrelik kayığa da dokuzluk pancar bağlatmış. Annem anlatırdı; Gün aşırı oltaya çıkarmış. Gün ağarmadan gider gün batmadan geri gelirmiş. Her seferinde de kovasında en az iki üç kilo balık olurmuş. Gayri ihtiyari el salladım tekneye. Bir gören olsa, maazallah deli sanır.

 

Köprüyü aşınca küçük denize vardım. Geç biten gecenin yorgunluğuyla restoranlar, ilk uykudaki gibi sessiz ve hareketsiz. Sahilde birkaç sarhoş sohbet ediyor, anason ve balık kokuları ayaklarının arasından denize akıyor. Halin önünden geçip meydana vardım. Meydan ıssız, ağlarını onaran balıkçılardan başka nerdeyse hiç kimse yok. Meydanın denize yakın ucundaki büyük palmiyenin altına oturdum. Tam sigara yakacakken balıkçılardan biri seslendi “içme şu mereti”. İlk önce bana söylemiş olacağı aklıma gelmedi. Şaşkınca çevreme bakındım. Ağdan gözlerini ayırmadan devam etti “Sana diyom hemşerim. İçme, yazık etme kendine”. Yanan çakmağı söndürüp karşılık verdim “Buyur?” İlgisiz tavrını bozmadan devam etti “Otuz beş sene içtim o mereti… İçtim de ne oldu? Nefes darlığı, bronşit, astım… Hepsi var. Şu deniz olmayaydı çoktan karışmıştım toprağa.”

 

Branda üzerine bağdaş kurmuştu. Koyu sarı sakallarının kapladığı solgun yüzünün her köşesi kırışmış, yorgun ve ihtiyar bir adamdı balıkçı. Üzerinde kirli gri gömleği, onun üstünde de deri bir yeleği vardı. Kıvırdığı gömleğinden çıkan etleri sarkık zayıf kolları, kararmış kaba elleri vardı. O ellerle incecik ağları dantel işler gibi onarıyordu. Altında ise kirden rengini kestiremediğim bol bir pantolon vardı.

 

“Alışkanlık işte” dedim lafı uzatmadan. “Yere batsın öyle alışkanlık” diye diretti yaşlı balıkçı. Sesi sert ve kararlıydı. Sigarayı pakete geri yerleştirirken “Siz bıraktınız mı?” diye sordum. “On sene oldu.” dedi. “Otuz beş sene içtim. Günde üç paket… Sonra…” dedi ve durdu. Derin bir iç çekip devam etti “Sonra bir gün çok kötü hastalandım. Zatürre oldum. Bir ay hastanede yattım. Çıktığım gün yemin ettim bırakmaya. Tam on sene oldu işte.”

 

“Yaşınız kaç?”

“Atmış sekiz. Seninki?”

“Elli dört. Benim de neredeyse yirmi beş sene oldu.”

“Bırak oğlum bırak. Ne kadar erken kurtulursan o kadar iyi.”

“Foça’lı mısınız?”

“Doğma büyüme. Annem, babam, dedem… Hepsi buralı… Ya sen?”

“Denizli”

“Denizli mi?”

 

Durakladı yaşlı adam. Sesi soluğu kesildi. Birkaç derin nefesten sonra buruk bir tonla dillendi yeniden “Bir arkadaşım vardı, bir can dostum. Buraya yerleşmişti ama o da Denizliliydi. Geçen sene öldü.”

 

Bu sefer burulma sırası bana geldi. “Kimdi o? Adı Hüseyin miydi yoksa?”

“Evet, Hüseyin… Sen nerden biliyorsun? Tanır mıydın Hüseyin abiyi?”

“Hüseyin benim babamdı. Ben Denizlili Hüseyin’in oğluyum.”

 

Yaşlı balıkçının gözleri doldu. Arkadaşının anısı canlanmış, duyguları depreşmişti. Yavaş yavaş açıldı ihtiyar adam, babamla ilgili hatıralarını anlatmaya başladı. Nasıl tanıştıklarını, arkadaş olduklarını, dertleştiklerini… İngiliz Burnu’nda, yıkılıncaya kadar nasıl içtiklerini… Balık muhabbetlerini, siyaset atışmalarını, mangal partilerini… Daha neler, neler… Kâh buruldu, kâh güldü. Ama hiç durmadı balıkçı, anlattı da anlattı. Sanki geçen bir yılda bütün kelimeler boğazına birikmişti. “Hayatta bırakmam, bugün benimlesin. Balığa götüreceğim seni.” Kem kümle derdimi anlatmaya çalıştımsa da dinlemedi “Lamı cimi yok” dedi. Amacı, benim nezdimde babamı yâd etmekti.

“Gidelim gitmesine de, öğleyin bir işim var… Ne zaman döneriz?”

“Ne işiymiş o?”

Söylemeye dilim varmadı, babamın yazlığını satacağımı “Özel bir iş” dedim.

“Sen hiç merak etme, döner bırakırım seni.”

Öğlene yetişecek olmam, rahatlattı. Birkaç saatlik deniz gezintisinin de iyi geleceğini düşünerek “Tamam geliyorum. Üstüme bir şeyler alayım o zaman” dedim “Rahat ol. Sana ağ çektirecek halim yok” diye karşılık verdi.

“Bari kahvaltılık bir şeyler alayım.” deyip kalktım. Belediyenin arkasındaki fırından birkaç poğaça alıp geldim. Ağları kayığa doldurduk. İçimde ismini koyamadığım tuhaf bir duygu var. Sabah yürüyüşüne çıkmıştım, şimdi balığa gidiyorum.

 

Halatı çözdü, motoru çalıştırdı. Kayık bir mermerin üstünden kayar gibi limandan ayrıldı. Balıkçı tezgâhları önünde duymaya alıştığım o ıslak yosun kokusu, şimdi her nefes alışımda ciğerlerime doluyor. Bu temiz hava açlığımı unutturdu.

 

“Kalmaya mı geldin?” diye sordu yaşlı balıkçı. Satacağımı söylemenin erken olduğunu düşünüp “Yazlığı kontrole geldim.” diye yanıtladım sorusunu. “İyi yaptın. Gül gibi bakardı Hüseyin abi yazlığa. O gittikten sonra bahçeyi ot bürüdü. Gelip geçerken başımı çevirdim hep.” Uzaklara kilitlediği gözlerinde dostunu kaybetmenin derin hüznünü gördüm.

 

“Ne kadardır arkadaştınız babamla?”

“Geldiğinden beri. Taşındığının ertesi günü Süleyman’ın kahvede tanıştık. O günden sonra da hiç ayrılmadık. Benim kocakarı da annenle çok iyi anlaştı. Sabah akşam bir aradaydık anlayacağın.”

“Emekli olunca bir sahil kasabasına yerleşmek, babamın en büyük hayaliydi. O hayalini gerçekleştirdi. Ömrünün son günlerini çok mutlu geçirdi.”

“Daha çok iş vardı onda… Ama o kalp krizi…”

“Telefon gelince neye uğradığımı şaşırdım.”

“Arayan bendim. Böyle acı bir haberi vermek istemezdim ama…”

 

Bir süre ikimizde sustuk. O ufka baktı, bense elimle köpürttüğüm denize. Yanımızdan geçip giden teknelerdeki arkadaşları balıkçıyı selamladı. Şans dilediler birbirlerine. Balıkçı açık denize dümen kırdı, teknemiz salına salına açıldı. İncir adasının yanından geçerken ardımızda güneş yüzünü gösterdi. Denizin yüzeyi, pulları parlayan kocaman bir balık gibi yanmaya başladı. Ben, güneşi doğarken hiç bu kadar güzel görmedim. Gökyüzü kristal, denizse bir elmas gibi ışıl ışıl… Sanki uykumdan yeni uyanıyorum. Islanan elimi yüzüme sürdüm, kokladım.

 

“Ne iş yapıyorsun sen?” diye sordu yaşlı adam uzun bir aradan sonra. “Bir tekstil firmasında genel müdür yardımcıyım.”

“İşin güzel yani?”

“Eh, fena sayılmaz.”

“Çoluk çocuk?”

“İki oğlum var.”

“Allah bağışlasın. Emeklilik yok mu daha?”

“Her şey tamam aslında… Ama çocuklar küçük… Okulları falan var.”

“Emekli olunca yerleşirsin Foça’ya?”

“Bizimki zor biraz… Düzenimizi Denizli’de kurduk.”

“Adı Denizli ama denizi yok. Bak evlat, biz alışmışız denize. Denizi olmayan yeri topraktan saymayız. Sabah kalkınca yosun kokusu gelecek burnumuza, yoksa rahat edemeyiz. Baban da aynıydı.”

 

Orak adasının açığında durdu balıkçı. Ağın ucunu denize saldı. “Şimdi sen dümene geç. Ben ağı atarken yavaş yavaş döndür tekneyi.” Tanrım bu nasıl bir şey? Ben tekne kullanmayı bilmem ki. Tedirginliğimin farkına varınca “Korkacak bir şey yok. Motoru rölantiye aldım. Otuz derece açıyla döndüreceksin o kadar.” dedi. Balıkçının söylediği şekilde dümen tahtasını tutmaya başladım. Tekne yürüdükçe, o da ağı denize bıraktı. On beş dakika sonra ağı ilk bıraktığımız yere geldik. Balıkçı iki ucunu tutup tekneye çekmeye başladı. Sonuna gelince zorlanarak ağı tekneye bindirdi. Ağdan kurtulan onlarca balık, teknenin tabanında oynaşmaya başladı. Müthiş bir şey.

 

“Siftahı güzel yaptık.” dedi “artık kahvaltımızı yapabiliriz.” Ben torbadan poğaçaları çıkartmaya çalışırken o tekneyi siren kayalıklarına sürdü. Bir yandan da teknenin ucunda mangalı yaktı.

“Boklu kebap bilir misin?”

“Yoo…”

“Balığı temizlemeden kızartırsan, ona boklu kebap denir”

“Poğaçalar?”

“Bırak poğaçaları. Kahvaltıyı balıkla yapacağız.”

 

Koyun birine yanaşıp balıkları kızartmaya başladı. Ne ekmek var, ne peynir, ne de tereyağı, sadece balık… Balıkçının mangalda kızarttığı balıkları yedik. Ve ben yediğim her balığı kılçığına kadar sıyırdım. Tarifsiz bir lezzet bu… O her sabah yapmaya alıştığım ballı kaymaklı kahvaltılardan çok farklı bir kahvaltı oldu bu. Şirkettekilere “balıkla kahvaltı yaptım” desem kimse inanmaz bana. Ama ben pırıl pırıl bir gökyüzünün altında, masmavi bir denizin üstünde yaptığım bu kahvaltının tadını hiç unutmayacağım.

 

“Bir gün” dedi “babanla beraber açıldık. Denizin ortasında hava patladı. Şu gördüğün adaya sığındık. Orak adası… Tam bir gün mahsur kaldık burada. Deniz iyidir de dikensiz gül bahçesi değildir.” Gözlerimdeki korku ve tedirginliğe aldırış etmeden devam etti anlatmaya “Teknede bir battaniye vardı. Beraberce ona sarılıp uyduk. Ertesi gün deniz, hiçbir şey olmamış gibi sessiz ve sakindi. Deniz böyledir işte; bir gün zırdeli, bir gün süt dökmüş kedi.” Anlatırken gözlerinde denize duyduğu o büyük aşkın parıltısını görmemek mümkün değildi. Tam anlamıyla bir deniz sevdalısıydı. İnanıyorum ki onu alıp götürsen, bir apartman dairesine kapatsan, üç güne kalmaz ölür.

 

Kahvaltıdan sonra başka bir yere daha ağ attık. Oradan da bir kasa balık çıkardı. Ağı tekneye çekerken ne kadar zorlanırsa, gözünün feri o kadar parlıyordu. Tekneye düşen balıkları teker teker sayıyor, sayı artıkça neşeleniyor, mutlu oluyordu. “Deniz bir hazinedir” diyordu her seferinde “Uçsuz bucaksız bir hazine.”.

 

Yakaladığı balıkları kovaya doldurduktan sonra “Yavaş yavaş dönelim” dedi “yoksa öğlene yetişemezsin.” isteksizce kabul ettim. Motoru çalıştırdı. Kayığın burnunu Foça’ya kırdı. Denizin üstüne serpilmiş teknelerin arasından süzülerek dönmeye başladık. “Erkencisin Âdem abi?” diye seslendi teknelerden biri. Beni işaret edip “Karaya bırakacağım” diye karşılık verdi. O an öğrendim balıkçının ismini. İsmini öğrenince de hafızam tazelendi. Seyrek görüşmelerimizde babamın onunla ilgili anlattığı şeyler geldi aklıma. İyi bir dost olduğunu, onunla çok iyi anlaştıklarını anlatmıştı bana.

 

Dönüş yolunda, Âdem abi vakur bir edayla teknenin arkasında kurulurken, ben de gözlerimi kapatıp, motoru, martıları ve dalgaları dinledim. Deniz kokusunu derin derin içime çektim. Tatil köylerinde çıktığımız tekne turları da çok eğlenceliydi ama bugün yaşadığım gezinti beni hepsinden çok etkiledi. Denizi hiç bu kadar yakından hissetmemiştim. Üç beş adımlık bir tekneyle denizin üstünde akıp gitmek, balık tutmak ve o tazecik balıklarla kahvaltı yapmak… Denizin üstünde doğan günü karşılamak… Parayla satın alınacak şeyler değil bunlar.

 

Beni aldığı yere bırakırken ellerimi sıkı sıkı kavradı. Kemikli parmakları ellerimi bir mengene gibi kıstırdı. Yeniden kavuştuğu arkadaşından bir kez daha ayrılmak istemiyordu besbelli. Ayrılığın hüznüyle ellerimi okşadı ve “Geldiğinde beni mutlaka bul.” diye tembihledi “anlatacak daha çok şeyim var.” Sonra yeniden denize açıldı. Bir daha hiç ardına bakmadı balıkçı. Uzun süre arkasından onu seyrettim. Arada eliyle gözlerini ovuşturdu.

 

Emlakçı ufak tefek minyon bir adam ama küçük gözleri velfecri okuyor. Kırk baharın otunu yediği her halinden belli. Anlaştığımız saatte yanında orta yaş üstü bir aileyle yazlığın önüne geldi. Müşteriler öğretmen emeklisi bir karı koca. İşten güçten ve şehrin hengâmesinden sıkılıp, emekli ikramiyeleriyle bir yazlık almayı, ömürlerinin geri kalanını burada geçirmeyi düşünüyor besbelli. Çoluk çocuğu baş göz etmişler, kendi gailelerinin derdine düşmüşler. Yazlığı gezmeye başladığımızda ikisinin de gözleri parladı. Adam gösterdiğim her şeyi hayranlıkla izledi. Bahçeye bayıldı ve karısına “Bak bahçesi de çok güzelmiş… Burada her türlü zerzevatımızı yetiştiririz.” dedi ama kadın memnuniyetini belli ederek pazarlık şansını düşürmemek için onun söylediklerine pek kulak asmadı. Ben neyi söylediysem, o burun kıvırıp eksiğini, gediğini sayıp durdu. Emlakçının da kadını ikna etme uğruna yaptığı cambazlıkların da pek etkisi olmadı. Tam pazarlığın koptuğunu düşündüğüm bir anda kadın “Ne kadar istiyorsunuz?” diye sordu. Kadının bu sorusu üzerine, onun hoşnutsuz tavırlarının bir pazarlık taktiği olduğunu anlayan emlakçının gözleri ışıldadı, benden önce söze girip “Üç yüz bin istiyoruz ama pazarlık imkânımız var” dedi. Adamın mülayim tavrına rağmen “Üç yüz bin çok” diye kestirip attı kadın. Emlakçı yine bana müsaade etmeden “Hallederiz, yeter ki siz memnun kalın” deyiverdi. Emlakçıyla kadın arasında üç aşağı beş yukarı uzunca bir pazarlık neticesinde iki yüz seksen bin vermeyi kabul ettiler.

 

İş resmiyete binince bir an duraksadım. Taş çatlasın benden beş yaş büyük iki insan, yeni bir hayata başlamak için, önceki hayatlarının bütün birikimlerini feda etmeyi göze alıyorlar. Onca yıllık emek, onca çaba, ikinci bir baharı bulma umuduyla bir çırpıda gözden çıkarılıyor. Gerçekten en çok istedikleri şey bu… Gözlerinde o ışığı gördüm. Belki de pek çok kişinin eninde sonunda düşlediği yaşam bu aslında; bir sahil kasabasına yerleşmek, telaşsız ve dingin bir hayata kavuşmak… Sırf bunun hayaliyle mesai dolduran o kadar çok insan vardır ki… Benimse zaten elimde olan bir imkân bu… Tek yapmam gereken dilekçeyi vermek ve bir nakliyeciyle anlaşmak, hepsi bu… Çocuklar? Onlar da bu yeni hayata en hızlı şekilde uyum sağlarlar. Hatta bu işten çok memnun olacaklarını bile düşünüyorum. Her günü tatil havasında geçen bir hayat… Arabaya gelince; her yıl yeni bir versiyonu çıkan şeyin son modeline sahip olmanın bir esprisi yok.

 

Durup biraz düşündüm ve nihai kararımı verdim. Emlakçıyla çifte yazlığı satmaktan vazgeçtiğimi söyledim. Şaşırıp kaldılar. Kadın öfkeyle başını çevirdi, kocasının ise bir anda gözlerinin feri gitti. Emlakçı da son anda kaçan yüklü komisyonun acısıyla suratını astı. O mırın kırın ederken, ben yazlığın kapısını kilitledim. Onları bahçede bırakıp yazlıktan ayrıldım. Kendimi bir kuş gibi özgür hissediyorum. İçim kıpır kıpır… Dünya telaşına düşüp ilgisiz bıraktığım ailemin hayallerini sürdürecek olmanın mutluluğuyla Zehra’yı aradım, yazlığı satmaktan vazgeçtiğimi, en yakın zamanda buraya yerleşmek istediğimi söyledim. “Detayları sonra konuşuruz.” deyip telefonu kapattım. Süleyman’ın kahvesine yürüdüm, şekerli bir Türk kahvesi söyledim. Kahvemi içerken yan masadaki adamla selamlaştım.