Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Nezarethanenin dikine uzun parmaklıkları ardında, bankın uzak köşesinde elleri birbirine kenetlenmiş şekilde otururken, polis memurunun seslenmesiyle irkildi. “Çöpçü” dedi memur “İfade vereceksin”.  Yerinden kalktı, kapıya doğru yürüdü. Kapının önündeki adamdan müsaade istedi. Kendi kendine söylenen bu esmer adamın ne için burada olduğunu düşündü bir ara. Kolları façalı, boynu dövmeli, kirli sakallı bu zayıf adam, içeri girdiğinden beri konuşuyordu. Önünde biri varmış gibi anlatıyor, kimi zaman de sinirlenip bağırıyordu. Başını kaldırmadan akı kireç gibi, bebeği kömür karası gözleriyle tehditkâr bir şekilde süzdü çöpçüyü ve uzattığı bacaklarını geri çekti. Çöpçü parmaklıkların üzerindeki demir kapının önünde durdu. Polis memuru anahtarı çevirip kapıyı araladı ve çöpçüyü kolundan çekip beklemesi için uyardı. Kapıyı yeniden kilitledi ve koridorda beraberce yürüdüler.

 

Koridorun dibindeki odanın önüne geldiklerinde, beklemesini söyledi yeniden ve içeri girdi. Aralık bıraktığı kapının ardında belli belirsiz bir şeyler konuştular bir süre. Sonra iyice araladı kapıyı. Çöpçü mahcup adımlarla girip bekledi. Masanın ardındaki polis bir iki şey yazdıktan sonra, ellerini klavyenin üstünden ayırmadan “İsmin ne?” diye sordu. “Ömer” diye cevapladı çöpçü ve tamamladı sözünü “Ömer Özdemir”. Bilgisayara kaydedip ikinci soruya geçti memur “Yaşın?”. “Elli iki”. “Mesleğin?”. “Toplayıcı”. İfadeyi alan memur yazmayı kesip bakışlarını çöpçünün gözlerine sabitledi. Bir açıklama beklediği çok belliydi. “Çöplerden dönüştürülebilir atıkları topluyorum.” diye açıkladı mesleğini Ömer. Polis memuru kısa bir süre durup yazmaya devam etti. Vurgulayarak “Çöpçü” dedi, ne yazdığını bilmesini istercesine. Başını klavyeden kaldırmadan adresini sordu. Ömer Doğanlar’daki evinin açık adresini tekrarla ve özenle yazdırdı memura.

 

Tutanaktaki genel bilgileri tamamlayan memur amirini arayıp hazır olduklarını bildirdi. Tütün mamulleri ile ilgili yasaklara aldırış etmeden ağzında yanan sigarasıyla karakol amiri girdi içeri. Konunun hassasiyeti nedeniyle bizzat kendisi ilgilenmek istemişti bu olayla. İlerleyen yaşına rağmen yerini koruyan kırçıllı saçları dağınık, yüzündeki çizgileri derin ve keskindi. Uçlarda diğerlerinden uzun kaşları kıvrılmaya başlamış, gözlerin feri uçup gitmişti. Üstündeki yıldızları düşürmek istercesine omuzları aşağı doğru eğilmişti. Belinde kopçası açılmış boş tabanca kılıfı, ardında sallanan bir çift kelepçesi vardı. Zabıt memurunun yanındaki koltuğa oturdu. Ömer’i baştan aşağı süzdü. Biriken külü yere düşürüp sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı dışarı atarken konuşmaya başladı “O gerdanlığı buldun mu? Yoksa…” deyip biraz bekledi ve daha etkili bir tonla “Yoksa çaldın mı?”. Bu suçlayıcı soru karşısında nefesini tazeleyen Ömer “Çalmak mı?” diye tekledi ve “Ben hiçbir şey çalmam!” diye kestirip attı.

Sabahın erken saatleriydi. Uzunca iki selvinin arasına yerleştirdikleri On Numara’nın önüne geldi ama bu sefer amacı karıştırmak değildi. El arabasını ağaçlardan birine yasladı. Etrafı şöyle bir kolaçan edip, iç cebinden pırlanta gerdanlığı çıkardı. Sabahın alacasında bile pırıl pırıl parlıyor, ışık saçıyordu. Avcundan taşan gerdanlığı bir kez daha inceledi alıcı gözlerle. Neredeyse yüze yakın irili ufaklı pırlanta taş, beyaz altın bir zincir üzerine, bir dalın yaprakları gibi sıralanmıştı. Elinin kararınca tarttı gerdanlığı, “en aşağı yüz elli, iki yüz gram gelir” dedi içinden. Sonra nazik bir şekilde tekrar cebine koydu.

 

Reks her zaman olduğu gibi sahibinin peşi sıra gelip, konteynırın başında esas duruşa geçmişti. Kırçıllı pardösüsünün cebinden sigara paketini çıkardı. Korunu kopartıp attığı yarım sigaralarından birini seçip aldı. Tutuşturmak için kibrit aradı bir süre. Sonra pantolon cebinde bulduğu kibriti açıp yaktı sigarasını. Onlarca çakmak bulmasına rağmen kibrit kullanmaktan vazgeçmemişti hiç. Çünkü kibritle sigara yakmak daha gösterişli geliyordu ona. Hani şu eski western filmlerindeki havalı kovboylar gibi. Şehir yeni uyanmaya başlamıştı. Telaşlı adımlarla servise yetişmeye çalışan bir adamın ayak seslerini, ana caddeden geçen aracın kornası bastırıyordu. Uzakta alçalıp yükselen tiz bir siren sesi, arka sokakta uzun ve sarhoş bir kahkaha. Sesler tek tük ve derinden geliyordu. Gözlerini kapattı, bir havai fişek gösterisini seyreder gibi dinledi sabahı. Günün en sevdiği saatleriydi bu vakitler. Kargaşadan uzak bu loş sokaklar, ona adını koyamadığı bir huzur veriyordu. Sigarasından derin bir nefes daha çekti ve tekrar kapattı gözlerini.

 

Reks’in havlamasıyla kendine geldi. Önüne hala yiyecek bir şey atılmamış olması rahatsız etmişti anlaşılan. Uzun gecenin ardından, sahibinin hızla On Numara’nın başına gelmesine pek bir anlam verememişti ama onu sadece çöpten çıkacak kayıntı ilgilendiriyordu. Karıştırmaya pek niyeti olmasa da Reks için kabaca bir göz attı konteynırın içine. Sonra badana rulosundan bozma kancasını çıkarıp, onunla deşeledi biraz. Bir iki denemeden sonra küflü bir salam parçasıyla, birkaç parça kemik bulup çıkarttı. “Akşamki mangal sefasının kalıntıları” diye geçirdi içinden. Mangalda pişen tavuk kanatlarına bayılırdı. Özellikle hasılatın iyi olduğu kimi günler, onlarda kendilerine böyle ziyafetler çekiyordu. Bahçenin eve uzak köşesinde küçük bir ateş üzerinde kızarttığı kanatların etlerini güzelce sıyırıp kemikleri önüne atar, onun kemikleri iştahla midesine indirmesini seyrederdi. Bulduklarını attı Reks’in önüne.

 

Tekrar sağı solu kolaçan etti. Yakın çevrede gözle görülür bir telaş ya da hareketlilik yoktu. “Büyük ihtimal kayıplarının farkına varmadılar” diye düşündü. “Kim böyle güzel bir gerdanlığı çöpe atar ki?”. Mutlaka bir yanlışlık, bir tedbirsizlik vardı. Değerinin ne olduğu konusunda fikir yürütmeye çalıştı, beceremedi. Alışık olmadığı, hesabını kestiremediği bir değeri olduğu kesindi. Belki bir ev parası, belki de deniz kenarında lüks bir villa. Kelli felli bir değerinin olduğuna şüphesi yoktu. “Bir tuzak olabilir” diye düşündü ve çevrede güvenlik kamerası aradı ama bulamadı. Kimin için olabilirdi ki bu tuzak? Onun için mi? Dudağını büktü. Yıllardır bu sokaklarda çöp toplayan biri olarak, sorsalar ne yüzünü bilen olur, ne ismini, ne de cismini. Uğruna böyle kumpas kurulacak birileri olmadığını çok iyi biliyordu. Sıradan belki de sıranın en sonundan biriydi. Peki, kendisi için değilse kimin içindi bu milyarlık katakulli? Uluslararası bir mafyanın tezgâhı olabilirdi mesela ya da çılgın bir ajanlık serüveninin düğümü. Bu karışık düşüncelerle tekrar soktu kafasını konteynırın içine.

 

O diğer toplayıcılar gibi değildi. Çöpten işe yarar ne bulursa alır ve iki tekerli taşıma arabası üzerine tellerle tutturduğu geniş çuvalın içine atardı. Diğer toplayıcılar, hep bir konu üzerine uzmandı. Örneğin Kara Kemal… O sadece kâğıt toplardı. Gazete, mukavva, karton, broşür… Selülozdan mamul ne varsa alır, bunun dışında altın bir taç bulsa kafasını çevirip bakmazdı. Bir başkası ise metalciydi. Metalci Mehmet. Onun da dini imanı metalik atıklardı. Vidasına, çivisine kadar ne bulsa toplar, başkasını ellemezdi. Sırf bu yüzden kendine dört tekerli bir yoğurtçu arabası yaptırmış, şasenin altını da demir çubuklarla desteklemişti. İşin iyi olduğu günlerde, onu bir yokuşun ve ağırlaşan arabasının başında, kan ter içinde gördüğü çok olmuştu.

 

Başında durduğu, kendisine her zaman güzel hediyeler veren ve elini hiç boş döndürmeyen bir çöp konteynırıydı. Bu yüzden “On Numara” ismini vermişti bu konteynıra. Zaten hepi topu dolaştığı on on beş nokta vardı. Tamamı da Büyük Parkla Osman Kibar kavşağı arasındaki bölgedeydi. Bu alanı kendine işyeri olarak belirlemişti. Başka yere gitmez, buradan çıkanlarla hayatını idame ettirirdi. Doğanlar’da üç katlı bir binanın dükkândan bozma, bir oda bir mutfak zemin katında yaşıyordu. Dükkân olarak kiracı bulamadığı için bina sahibi tarafından eve çevrilmiş ve kiralaya verilmişti. Evin yola bakan cephesi duvarla örülmüş, yandan bahçeye bir kapı bırakılmıştı. Bina içinden de bir giriş olmasına rağmen, o hep bahçe girişini kullanırdı. Akşam topladıklarını bahçenin bir köşesine üstü örtülü şekilde bırakır, sabah saat ona kadar topladıklarıyla beraber öğlen gelen hurdacıya teslim ederdi.

 

On Numara’nın derinlerine inerken, akşam bulduğu ve inceleyip almaktan vazgeçtiği atıkları kancasıyla bir kenara itti. En önemli yardımcısı bu rulo kancasıydı. Çöpün içinde bulduğu şeyleri kolayca yukarı çekebilsin diye de kancanın ucunu sivrilmişti. En çok koyu renk, içi görünmeyen çöp poşetlerini severdi. Bu poşetleri bir hediye paketi gibi hayal eder, içinden çıkacakları merakla beklerdi. Bir diğer meraklı da Reks’ti. Sahibinin isteklerinden farklı olarak onun beklentisi, evin kızının dudak bükerek tabağın kenarına ittiği birkaç köfte ya da en küçüğün sos ve mayonezle bulayıp bıraktığı sosis parçalarıydı. Çöpün yanında mağrur ve sabırlı rızkını beklerdi. Sahibinin kendine ayırdıkları dışında önüne atılan her şeyi yer ve hiç bir şey için dudak bükmezdi. Çünkü sahibinin onun yerine verdiği kararlara güvenirdi. Ama yediği onca abur cubur, onu obez yapmış, sallana sallana yürüyen iri bir sosise benzetmişti.

 

Yakın çevrede ciddi bir hareketlilik göremeyince arabasını omuzlarına alıp yukarı doğru yürümeye başladı. Köpek de tereddüt etmeden sahibine katıldı. Az gittikten sonra döndü ve başına geleceklerden haberliymiş gibi buruk bir bakış attı On Numara’ya. Ama bu bakış daha çok bir vedayı andırıyordu. Keyfi kaçmıştı, çalışmaktan vazgeçip eve gitmeye karar verdi. Biraz uzanmak ve kafasını toplamak istiyordu. Günlük rotadaki çöpleri es geçip, evlerinin yolunu tuttular.

 “O gerdanlığı nasıl ele geçirdin peki?” diye sordu baş komiser “Çok değerli bir parça”. Dün akşam On Numara’yı karıştırırken bulmuştu onu ve en az bir saat başında beklemişti, biri gelir de sorar diye. Geceyi ıstırap içinde geçirmiş ve iade etme kararıyla sabahın erken saatlerinde konteynırın başına gitmişti. Hangi evin kaybı olduğunu bilmediği için de, yine bir süre çöpün başında beklemişti. Ama belki de vakit çok erken olduğu için ne gelen olmuştu, ne de giden.

 

“Çöpten buldum” dedi Ömer “Çöpe atmışlar, benim ne suçum var?” diye de ekledi. Amir “Böyle değerli bir şeyi kim çöpe atar ki?” diye sordu. Baş komiserin sesindeki alaycı üslup Ömer’i rahatsız etmişti ama umarsızca “Ne bileyim ben, kim attıysa atmış.” diye cevapladı sorusunu. Sonrasında tonunu sertleştirerek “Onu buldum ben, çalmadım.” diye devam etti. “Bilemiyoruz daha… Tarafların ifadeleri tamamlanmadan neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veremeyiz.” diyerek ukala tavrını sürdürdü amir. “Taraflar mı?” diye sordu Ömer şaşkınlığını gizleyemeden “Neyin tarafı komiserim? Çöpte değerli bir takı buldum. Vicdanımın sesini dinleyip iade etmek istedi. Sahibini bulamayınca da getirip karakola teslim ettim. Ama siz beni suçlu muamelesiyle kodese tıktınız.”

“Karşı taraf gelip ifadesini versin salarız seni.”

“Ya kayıplarının farkına varmazlarsa? Ya gelip ifade vermezlerse?”

“Gelirler, gelirler sen hiç canını sıkma. Böyle bir parçayı Karun kaybetse o bile gelir ifade verir, emin ol.”

 

Komiser bitmek üzere olan sigarasıyla paketten çıkardığı diğer sigarayı yakıp küllükte söndürdü. Ömer’i uzun uzun süzdü. Zabıt memuruna “Arkadaşın ifadesini alalım, imzalatalım. Sonra da misafir etmeye devam edelim.” diyerek yerinden kalktı ve kapıya yöneldi. Çıkarken Ömer’in gözlerinin içine bakarak bir ışık aradı. Amir odayı terk edince bilgisayarın başındaki memur az önce amirinin oturduğu koltuğa oturmasını söyledi. Ömer üstünün pasağından çekinerek tereddüt etti önce ama memurun ısrarıyla oturdu koltuğa. Görevlinin yazmasına müsaade edecek esler vererek yaşadıklarını anlattı. Gerdanlığı nerede ve nasıl bulduğunu, sonra neler yaptığını… Sabah teslim etmek için çöpün başına gittiğini, orada herhangi bir emare göremeyince de karakola geldiğini… Ömer anlattı, memur yazdı. Yazım işi bitince memur yazdıklarını okudu Ömer’e. Tamam olduğu konusunda anlaştılar ve tutanağı imzaladılar. Memur Ömer’i getiren arkadaşını çağırdı, işlerinin bittiğini ve onu tekrar nezarete götürmesini söyledi.

 

Demir kapı üzerine kilitlenince gidip tekrar bankın ucuna oturdu. Ellerini apış arasına bağlayıp başını eğdi. Koridordan yansıyan zayıf ışıkta zemindeki karoları süzdü. Her plaka kalabalık bir pazaryerini andırıyordu. İrili ufaklı rengârenk taşları, alışveriş yapan telaşlı insanlara benzetti, küçük bir tanesini de kendine. Yaşadığı esareti unutmak için zihninde bir düş kurmaya başladı. “İşte şu koyu kahve olan benim” dedi içinden “Yanındaki küçük yeşil de Reks”. Orada olduğunu, pazarlıkların kokusunu aldığını, pazarcıların anonsunu duyduğunu hayat etti. Elindeki çuvalla tezgâhlar arasında dolaşıp atıkları topladığını düşledi, gülümsedi.

 

“Neden tıktılar seni?” diye sordu kendi kendine konuşan esmer adam. Üzerine alınmadı önce, yine kendi kendine konuştuğunu düşündü. “Hey, sana soruyorum… Ne bok yedin?” diye tekrarladığında ve bakışlarının üzerine yöneldiğini gördüğünde, anladı sorunun muhatabının kendisi olduğunu. Önce cevap vermek istemedi. Bir süre sessizliğini korudu ama adamın homurtuları artınca “Bir gerdanlık buldum.” dedi. “Gerdanlık mı? Ne gerdanlığı?” diye sordu esmer adam. “Çöpleri karıştırırken değerli bir takı buldum. Sahibini bulamayınca da karakola getirdim. Bu yüzden koydular beni buraya.”. Bunu duyan esmer adam kısa bir şaşkınlığın ardından kahkahalarla gülmeye başladı. Hem katıla katıla gülüyor hem de söyleniyordu “Gerdanlık bulmuş, karakola getirmiş. Ha ha ha. Salak!”. Adamın tepkisine şaşıran ve biraz da bozulan Ömer kendini aklamaya çalıştı “Nereye götürseydim peki? Karakoldan başka yere teslim edilir mi?”. Bir süre daha gülmeye devam eden adam krizi atlatınca Ömer’e döndü “Ne güzel voleyi vurmuşsun. Ne halt yemeye getiriyorsun buraya?”.  Mahcup bir ifadeyle başını öne eğdi Ömer “Haklısın. Başıma iş aldım.”

 

Uzun süre konuşmadan oturdular yerlerinde. Ömer düşündü, adam güldü… “Ya sen…” dedi Ömer “Sen neden buradasın?”. Bu soruyla yüzündeki tebessüm kayboldu esmer adamın. Kara gözlerini kısıp “Cepçiyi patlattık” dedi. Ne demek istediğini anlamadı Ömer, boş boş baktı adama. “Mobilciyi soyduk... Cep telefonu yani” diye devam etti “Üç kişiydik… Diğerleri arazi.” Adamın hırsız olduğunu anlayan Ömer’in birden içi titredi. Sustu... Suspus oldu. Hırsızları sevmezdi. Bunca zamandır yaşadığı sefil hayata rağmen, hiç kimsenin bir iğnesine göz dikmemişti çünkü. Yoksul ama onurlu bir hayatı vardı. Ona göre çalmak, hakkı olmayanı almak en ağır suçtu. Yasalar emrettiği için değil vicdanı reddettiği için haramdan hep uzak durmuş, alın teriyle ıslanmış lokmayı kutsal saymıştı. Gözlerini önüne eğdi, karonun taşlarına daldı yeniden. Pazara gitti.

Bankın üstünde büzüşmüş bir haldeyken “Çöpçü!” diye seslendiler koridorun ucundan. İrkildi, doğruldu bankın üstüne. Kaç saattir uyukladığını kestiremedi. Kemikleri tutulmuş, teni buz gibi olmuştu. Gözlerini zorlayarak sesin geldiği yöne baktı. Ayılmaya çalışırken polis memuru parmaklıkların önüne dayandı. Memur kapının kilidini açarken esmer adamın yokluğunu hissetti. Kayda değer bir nakiti olmamasına rağmen, gayri ihtiyari ceplerini yokladı. Bozuk birkaç lirası yerli yerinde duruyordu. Polisin talimatıyla kapıdan çıktı. İçeride kimse kalmadığı için, memur kapıyı kilitleme ihtiyacı hissetmedi. Beraberce yürüdüler koridorda. İfade verdiği odanın önüne gelince, memur içeri girmesini söyledi. Kapıyı ürkekçe aralayıp içeri girdi. Odada yazıcı ve amirin dışında şık giyimli biri daha vardı. Onu görünce amir “İşte gerdanı getiren bu” dedi. İyi giyimli adam Ömer’e “Çok teşekkür ederim. Maddi değerinden çok manevi değeri olan bir gerdanlık” dedi ve devam etti “Annemin yadigârı…”. Amir Ömer’in yanına gelip “Olay çözüldü. Evin küçüğü atmış çöpe. Hizmetçi de fark etmeyip poşeti konteynıra bırakmış.” dedi. “İmzalayacağın bir iki evrak daha var. Biraz otur. Arkadaş hazırlayınca göndereceğiz seni.” deyip Ömer’i koltuğa oturttu. Amir şık giyimli adama dönüp “Büyük geçmiş olsun. Verilmiş sadakanız varmış.” dedi. Adam “Çok haklısınız. Hakkınızı ödemez ama iki tane laptop sözüm var.” dedi komisere. Komiser “Ne demek efendim, lafı mı olur. Biz görevimizi yapıyoruz.” diye karşılık verdi. Bu karşılıklı komplimanlar devam ederken Ömer’i getiren memur girdi içeri. Komisere “Amirim salıyoruz Recebi. Bir diyeceğiniz var mı?” dedi. “Gelsin içeri” emriyle Recep’i içeri aldılar. İçerideki aslan komiserin önünde süt dökmüş kedi misali esas duruşa geçti. “Bir iki haftaya mahkemeye çıkacaksın. Bir yere kaybolma! Başka altlar da karıştırma!” dedi sert bir tonla. Boynu bükük Recep “Emredersin amirim!” diyerek terk etti odayı. Amir şık giyimli adama dönüp “Ben bir kapıdan alıyorum içeri, savcı öbür kapıdan salıyor dışarı. Baş edemiyoruz.” diye sitem etti. Adam da amiri desteklercesine başını salladı.

 

Yazıcıdan aldığı evrakları önce kendisi imzalayan polis memuru masanın üzerinde döndürüp, Ömer’le adamın imzalamasını istedi. Şık giyimli adam ceketinin iç cebinden çıkardığı dolma kalemle ve özenle imzaladı evrakları. Ömer memurun masaya koyduğu kalemle adamın imzalarının yanına adını yazdı. “Tamam” dedi amir “Gidebilirsin”. Kapıdan çıkarken şık giyimli adam yanaşıp Ömer’in sırtını sıvazladı ve cebinden çıkardığı birkaç bozukluğu eline tutuşturmak istedi. Ömer “Teşekkür ederim. Eksik olma.” diyerek bahşişi reddetti.

 

Karakolun bahçesine çıkınca soğuk hava karşıladı onu. Bir de emektar dostu Reks. Pardösüsünün düğmelerini ilikledi. Kapının yanına koyduğu arabasının yanına gitti. Derin bir nefes aldı. Geceyi, onuru ve özgürlüğü içine çekip yola koyuldu.