Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Perdelerin arasından odaya giren sabah güneşi, gözüme de girince yataktan fırladım. Tanrım! Saat sekiz olmuş. Yine geç kaldım. Aysel cadısı bu sefer de işten attırmazsa beni, karada ölüm yok demektir. Bu işyerinden emekli olurum artık.

 

Yıldırıma yakın bir hızla banyoya girdim. Yine aynı hızla çıktım. Tuvalet, yüz yıkama, diş fırçalama, hepsini tamı tamına üç dakikada hallettim. Odaya dönüp manzarayı görünce hızım bir anda kesildi. Bu savaş sonrası Nazi Almanya’sını andıran enkazın arasından istediklerimi bulma konusunda bana yardımcı ol Allah’ım, yol göster. Akşam yatarken de böyle miydi bu oda? Evet… Akşam, ondan önceki akşam ve daha önceki… Kendimi kandırmaya gerek yok, bu oda aylardır böyle. Ama bu akşam dönünce her şeyi dolaba yerleştireceğim. Yeminle…

 

Öğleden sonra çok önemli bir toplantı var. Mutlaka takım elbise giymem lazım. Giymem lazım da, bu kargaşada nasıl bir kombin yapacağım onu bilmiyorum. Koltuğun üstünde en az on tane pantolon var. Yerde tişörtler, sweatler, gömlekler, sehpa pazar tezgâhı gibi çorap dolu. Ama ceketler dolapta. Bu içimi rahatlattı. Seri şekilde bir pantolonla gömleği çekip aldım yığınların arasından. Pantolonun üzerindeki birkaç kırışık önemli değil, oturup kalktıkça jilet gibi olur. Ama Gömlek? O tam anlamıyla bir fiyasko. Sanki yatakta değil onun üzerinde yatmışım. Yakası bile kırışmış. Ama o da önemli değil aslında, ceketin altında kalacak nasılsa. Gün ortasında ateş basıp ceketi çıkartmazsam sorun yok.

 

Bir elimle pantolonu ayağıma geçirirken diğeriyle gömleğin düğmelerini ilikliyorum. Zor oluyor ama zaman kazanmam lazım. Sekiz buçuktaki aktarmaya yetişirsem, on dakikada Şirinyer’deyim. Metro da vaktinde gelirse dokuzdan önce girerim şirkete. Yarım saatlik gecikme toz kaldırmaz bence. Bir de Aysel’e gözükmeden masaya attım mı kapağı, benden kralı yok. Hadi oğlum başarabilirsin.

 

Tam gömleğin son düğmesini ilikleyip, pantolonun içine sokacakken, nereden çıktı bu şimdi? Sırtımda, iki kürek kemiğim arasında dayanılmaz bir kaşıntı. Ama öyle böyle değil içim yanıyor, vücudum tutuşuyor. Kapının yanındaki keratayı aldım, tersiyle sırtımı kaşıdım biraz ama olmuyor. Bu derimi yırtarak kaşınma isteği hafiflemiyor. Of, nasıl bir şey bu? Yerde yuvarlanmak, odanın bir köşesinden öbürüne halının üstünde, sırt üstü yüzer gibi sürünmek istiyorum. Daha sert ve sivri bir şeyler bulmalıyım. Mutfağa gittim. Her yeri didik didik ettim. Kepçe, merdane, tabak elime geçtiyse kaşındım ama yine olmadı. En son kapının pervazına sürtününce bir nebze hafifledi bu melun kaşıntı.

 

En az beş dakika kaybettim. Acele etmeliyim. Şimdi bir kravat lazım. Küçük olanı, en zoru... Ne cehenneme girdi acaba? Bu atkı değil, bu da değil, bu kazak hiç değil… Bu sweatshirt, o da değil. Bu en sevdiğim sweatshirt. Üzerinde çöp adamlardan bir karikatür var. Çöp adam çöp kadını koşturuyor. Altında da “Nefes Alsın Yeter!” yazıyor. Arkadaşlar bu sweatshirtü giyince  “Pis abaza!” diye dalga geçiyorlar benimle ama ben onu çok seviyorum. Hafta sonu olsaydı, kesin onu giyerdim. Nerede bu Allah’ın cezası kravat? Ha tamam buldum işte. Ama bu aradığım kravat değil, ben yeşil puantiyeli olanı arıyorum. Yok işte, yok, yok, yok. Çıldıracağım. Dolapta olabilir mi acaba? Evet işte burada, buldum onu. Üzerine de bu ceket süper olur.

 

Tam kravatı bağlarken yine o kaşıntı belası tuttu. Bu kez sırtımda değil boşluklarımda. Sanki sırtımı bitirmiş aşağı inmiş. Pantolonun içine soktuğum gömleği tekrar dışarı çıkardım. Bir kaşınma ki sorma gitsin. Kaşınmıyorum derimi yoluyorum. Tırnaklarım da çapa gibi… Tam istediğim gibi yani. Sanki iki haftadır kesmeyerek bugüne hazırlamışım onları. İçimin yağını eriten bir hazla kaşınıyorum. Kaşın Allah kaşın. Kestiremediğim bir süre sonra kesildi kaşıntı atağı. Geçtiğini düşünüp rahatladım biraz. Toparlandım. Kravatımı düzeltim saçlarımı yatırdım aynanın karşısında.  Çantadaki eksikleri de kontrol edip kokumu dolaştırdım boynumda. Şimdi çıkmaya hazırım. Hala yetişebilirim aktarmaya.

 

Kapıyı omuzlayıp yalama olan kilidi çevirmeye çalışırken ensemde bir nefes hissettim. Kafamı çevirdim. Sararmış bir çerçeve üzerinde iki yorgun göz gördüm. Bakışların hiddetini burnumun kemerinde hissettim, burnum sızladı. Ev sahibim Niyazi amca anlamadığım bir dilde homurdandı. İşin açıkçası söylediğini tekrarlatacak cesaretim yoktu fakat konuşması içinde geçen “kira” “dört” ve “deyyus” kelimelerini gayet iyi anlamıştım. Ne zamandır ödeme yapmadığımı hesaplamadım ama bu üç kelimeyi içinde barındıran en anlamlı kombinasyonun “Kirayı dört aydır neden ödemiyorsun deyyus?” mealinde bir soru cümlesi olabileceğini tahmin ettim.

 

“Niyazi amca yemin ederim aybaşında…” diye başlayan lafının sonunu beklemeden bastonunu kaldırdı. Vuracak sandım, vurmadı. Bastonun ucuyla elektrik panosunu gösterdi ve devam etti “Elektriği de ödememişsin. Tebligat geldi.” dedi. “Söz” dedim “Aybaşında hepsini halledeceğim.” Niyazi amca yaşı itibariyle ağır hareket eden bir insan olmasına rağmen iş münakaşaya gelince çenesi bir makinalı gibi çalışır. Nermin teyzenin (ki karısı olur) hasta yattığını, bu kira parasıyla ona ilaç aldığını, emekli maaşından oğlu için çektiği kredinin kesildiğini, maaşından eline bir şey kalmadığını, oğlunun haylaz gelininin suratsız olduğunu saydırmaya başladı. Yeniden başlayan atakla ben kaşınıyor o ise anlatıyordu. Koltuk altım, sırtım, kollarım, bacaklarım, vücudumun her yeri deli gibi kaşınıyor. O anlatıyor ben kaşınıyorum. Azarının şiddeti arttıkça benimde kaşıntı krizim artıyor. Bir ara “Ne kaşınıp duruyorsun? Benimle dalga mı geçiyorsun?” dedi. Ama ben aldırış etmedim ve kaşınmaya devam ettim. Bu arada kaşıntım bulaşıcı bir hastalık gibi Niyazi amcaya da geçti. O da bir yandan kaşınmaya başladı. Önce göğsünü, sonra kollarını kaşıdı. “Ya kiramı öde ya defol git!” derken bastonun sapını sırtına sokup kaşınmaya başlamıştı. Ben Niyazi amcanın çenesinden sıyrılıp cümle kapıya vardığımda, o hem söyleniyor hem de kaşınıyordu.

 

Kendimi hızla durağa attım. Durakta bekleyen simasına aşina olduğum birkaç kişiyle selamlaştık. Hesaplarıma göre otobüsün gelmesine bir iki dakika vardı. Cüzdanımdan kartımı çıkarıp beklemeye başladım. O melun kaşınma illeti durakta da yakamı bırakmadı. Kartımın ucuyla vücudumun kaşınan bölgelerini yoklamaya başladım önce. Ama kaşıntının şiddeti gitgide artmaya başladı. Toplu ulaşım kartım kaşınma konusunda yetersiz kalınca da ellerin devreye girdi. Çantamı bacaklarımın arasına kıstırıp iki elimle ve olanca gücümle kaşınmaya başladım. Sanki kaşınmıyor bir sahne şovu sergiliyordum. Kollarım ve vücudum türlü şekillere giriyor, bir striptizci edasıyla yılan gibi kıvrılıyordum. Kaşınmanın ilk aşamalarında şaşkın gözlerle beni süzen durak sakinleri de yavaş yavaş benim tempoma uymaya ve kaşınmaya başladılar. Aktarma otobüsü köşeyi döndüğünde duraktaki herkes haldır haldır kaşınıyordu.

 

Otobüste ve kıl payı yetiştiğim metroda da kaşıntılarım devam etti. Canımı acıtan bir tempoyla kaşınıyordum. İşin kötüsü beni sarmalayan kaşıntı atakları bulunduğum yerde bulaşıcı bir hastalık gibi diğerlerine de geçiyordu. Otobüsten ve metrodan indiğimde geride çılgınca kaşınan insanlar bıraktım.

 

Yürüyen merdivenlerin başına geldiğimde artık kaşınmıyor resmen vücudumla güreşiyordum. Kravatım açılmış, gömleğimin etekleri dışarı sarkmış, pantolonumun paçaları sıyrılmıştı. Hızlı geçişlerle ellerim vücudumun her köşesinde gezinip duruyordu. Benim kaşıntıma ayak uyduran diğer metro sakinleri de kaşınmanın dayanılmaz cazibesiyle yürüyen merdivenin çıkışına takılıp düşüyorlardı.

 

Dokuza beş kala kaşınarak şirketin bulunduğu binanın turnikelerinden geçtim. “Günaydın” diyen güvenlik görevlisi de hemen ardımdan kafasını kaşımaya başladı. Asansöre son anda yetişip kendimi içeri attım. Daha önce bizim katın düğmesine bastıkları için benim basmama gerek kalmadı. Zaten kaşınmaktan düğmeye basacak dermanım da yoktu. Asansör ineceğim kata geldiğinde ardımda kendilerinden geçerek kaşınan bir asansör dolusu insanı geride bırakıp kendimi dışarı attım. Bu kaşınma işi esnemek gibi bulaşıcı bir şey herhalde.

 

Bu sabahki koşumun son düzlüğünde ne yazık ki duvara tosladım. Aysel cadısı kapıda bekliyor. Anlamsız bir şekilde de ikide bir saatine bakıyor. Beni koridorun başında görünce ellerini beline dayadı. Her zaman yaptığı gibi bir kaşını yukarı kaldırıp, ayağının ucunu ritmik bir şekilde yere vurmaya başladı. Bu mizanseni çok iyi biliyorum. Başlar artık “Tutanak tutacağım, ihtar yazacağım” Bıktım bu kadından yahu. Şefim olmasa saçlarını parmaklarıma dolayıp ağzına ağzına vurmak geliyor içimden ama ne çare bu imkânsız. Altı ay deli gibi iş aradıktan sonra bulduğun en iyi iş bu. Buradan da atılırsam pidecide bulaşık yıkarım artık. Aysel’e doğru yaklaştıkça kaşıntım artmaya başladı. İçimde bir volkan kabarıyor, kraterinden aşağı lavlar dökülüyordu. Çılgınca kaşınmak, saçımı başımı dağıtmak istiyordum. Çantayı fırlatıp, üstümdekileri çıkarıp, koridorda deli gibi koşmak, koşarken de çılgınca kaşınmak istiyordum.

 

Ellerim vücudumun en mahrem yerlerinde ihtirasla dolaşırken Aysel’e üç adım kala durdum. O gözlerimin içine bakarken, ben apış aramı olanca hararetiyle kaşımaya devam ediyordum. Kaşını indirip kafasını öne doğru itti. “Saatin kaç olduğundan haberin var mı?” diye sordu. “Metroyu kaçırdım.” derken sesimin tonunda rahatsız edici bir güvensizlik hissettim. “Bu kaçıncı?” diye sordu sertçe. Kem kümle cevap vermeye çalışırken kaşıntımın harareti artmaya, bütün vücudumu kuşatmaya başladı. Çantamı yere koyup Allah ne verdiyse kaşınmaya başladım. Aysel’in de dikkati dağılmış, yavaştan kaşınmaya başlamıştı. Artık atışmayı bırakıp, kapının önünde birbirimizi taklit ederek kaşınmaya başlamıştık. Aysel meçli saçlarını öne savurup başını yatırdı ve ensesini kaşımaya başladı. Çılgın bir sarmalın içinde bulduk kendimizi. O kaşınıyor, ben ona bakıp daha çok kaşınıyordum. Kaşınma seremonisinin bir yerinde “Bu son olsun.” diyebildi Aysel. Ben içeri seğirtirken o kapının önünde hala kaşınmaya devam ediyordu.

 

Kendimi masaya attım can havliyle. Çantamı boşaltıp evrakları derlerken bir yandan da kaşınmaya devam ediyordum. Murat muzip bir gülümsemeyle yanaştı ve “Ne olacak senin bu halin?” diye sordu. Geç kalmış olmamama gönderme yaptığını biliyordum “Telefon çalmadı oğlum” dedim. “Hadi oradan. Dün gece kim bilir ne boklar yedin.” diye ısrar etti. Derdimi anlatmaya çalışırken kaşınmaya da devam ediyordum. O da başladı kaşınmaya. Ben masaya sırtımı dayayıp kaşınırken o da ayaklarının ucuna kadar uzanan bir kaşınma krizine girdi. “Bu kaşınma da neyin nesi? Oğlum sen kimlerle yatıp kalkıyorsun böyle?” diye sordu göbeğini kaşırken. “Vallahi bilmiyorum Murat. Kalkınca başladı. Sabahtan beri kaşınıp duruyorum.” dedim. Murat yanımdan ayrılıp gittikten yarım saat sonra bütün şirket kaşınmaya başladı. Çok ciddi bir salgın olabileceğini düşünmeye başladım bu kaşınma işinin. Müdüründen çaycısına şirkette kaşınmayan tek bir kişi bile kalmamıştı artık. Öğlen yemeğinde aşçı kaşınmaktan yemekleri dağıtamadı, personel ise yiyemedi. Sanki şirketçe çılgın bir parti veriyor gibiydik. Sabah başıma musallat olan bu kaşınma belası bir virüs gibi girdiğim her yere hızla yayılıyordu. Fotokopi odasında toner kartuşunu kafasına sürten mi aramazsın, jalûzinin çubuğunu sırtına sokan mı? Bir ara müdür yardımcısının hesap makinesiyle baldırlarını kaşındığını bile gördüm.

 

Öğleden sonra yabancı ortaklarımızın temsilcileriyle yaptığımız toplantı da tam bir fiyasko oldu. Koca bir salon insan kaşınmaktan nerdeyse üç maddeyi bile karara bağlayamadık. Temsilciler şirketten ayrılırken kaşınmaktan tokalaşıp vedalaşmaya fırsat bulamadılar.

 

Şirketçe akşamı zor ettik. Eve dönüşteki toplu taşıma yolculuklarım da bol kaşınmayla geçti. Ama sabahkinden farklı olarak metro ve otobüsteki insanların benden önce de çılgınlar gibi kaşındıkları dikkatimden kaçmadı. Sanki bu kaşınma hastalığı bir zombi salgını gibi tüm şehre yayılmıştı.

 

Bütün gece kaşınmaktan uyuyamadım. Sabahı zor ettim. Tuvalete girdiğimde kaşıntım zirve yaptı. İyi gelir düşüncesiyle ılık bir banyo yaptım. Bana mısın demedi. Erken kalkmanın şerefine kendimi güzel bir kahvaltıyla ödüllendirmek istedim. Çayı ocağa koydum. Demlenmesini beklerken televizyonu açıp koltuğa uzandım. Popüler haber kanallarından birini açtım. O da ne? Flaş, flaş, flaş… Haber kanalının yerel temsilcileri canlı bağlantılarla ülkedeki kaşıntı salgınının bölgesel etkilerini bildiriyorlar. Korkunç bir şey. Ülkenin her yerinde hastaneler dolup taşmış, insanlar acil servislerin önünde kuyruk olmuş. Spikerler hem haber sunuyor hem de haldır haldır kaşınıyor. Habercilerden bir tanesi aldıkları duyumlara göre, salgınının İzmir’in Buca ilçesinden başladığını söyledi. Adımı söyleyecek diye çok korktum. Tüm bu olanların sorumlusu ben miyim gerçekten? Eğer öyleyse, Allah’ım affet beni.

 

Kahvaltıyı zor bela yapıp kendimi dışarı attım. Dünün aynısı bir yolculuk neticesinde işyerine vardım. Dünün aynısı dediğim bol kaşıntılı yani. Yolculuk boyunca otobüste şoför dâhil herkes kaşınıp durdu. Hatta şoförün kaşıntısı yüzünden çok ciddi bir kaza bile atlattık. Amcam kaşınacağım diye az daha elektrik direğine tosluyordu, son anda toparladı. Metronun otobüsten, şirketinse her ikisinden farkı yoktu. Personel işi gücü bırakmış biteviye kaşınıp duruyordu. Ben de masama oturup kaşınmaya devam ettim.

 

Bir ara internete girdim. Haberlere bakınca aklım başımdan gitti. Kaşıntı salgını yüzünden ülkede neredeyse hayat durmuş. Bakanlık okulları tatil etmiş, kamu kurumları idari izne çıkmış, borsa kapanmış, uçak seferleri de iptal edilmişti. Tanrım bu nasıl bir kâbus? Basit bir kaşıntı salgını nerdeyse bütün hayatı felç etmiş. En kötüsü bütün bu olanların benim başımın altından çıkması. Bu akşam eve gitmesem mi acaba? Bu işleri başımıza sen açtın deyip eve gelirlerse? Alıp götürürlerse beni? Yok canım, o kadar da değil. Kaşındı diye hapse mi giren insan? Hem kaşınmak suç değil ki. Derisini kemiren bir kaşıntı gelince, nasıl dayanır insan? Nasıl tutar kendini, elini kolunu? Esnemek gibi bir şey bu. Esnemen gelirse esnersin, kaşınman gelirse kaşınırsın, bu kadar basit. Korkmaya gerek yok. Ben başlattım ama suçlu değilim.

 

Aysel fotokopi odasının önünde durdu ve yüksekçe bir sesle “Arkadaşlar! Bildiğiniz üzere çok ciddi bir salgın var. Kaşıntı salgını. İki gündür şirkette doğru dürüst iş yapamadık. Bu yüzden yönetim kurulumuz hafta sonuna kadar şirketi kapatma kararı aldı. Hepiniz izinlisiniz. Gidin evinizde kaşının.” dedi. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim.

 

Dışarı çıktığımda korkunç bir manzarayla karşılaştım. Otobüs durakları hıncahınç insan dolmuş. Seferler aksayınca insanlar duraklara yığılmış. Söylenenler, sıra kavgası yapanlar, belediyeye saydıranlar… Metroya gittim. Girmek ne mümkün, turnikelere kadar insan dolu. Çıktım belki otobüsle gidebilirim diye bir durağa yanaştım. Otobüslere binmek de neredeyse imkânsız. Yarım saat bekliyorsun bir otobüs geliyor ama basamaklara kadar insan dolu. Duruyor, kimseyi alamadan yoluna devam ediyor. Sanıyorum bu akşam eve gidemeyeceğim. Basmane’de bir otelde kalır sabah erkenden giderim Buca’ya. Bu düşünceyle yürürken boş bir taksi bulup atladım. Dura kalka iki saatte eve gelebildim.

 

Bütün gün hiçbir iş yapmamama rağmen kaşınmaktan yorulmuştum. Özellikle kollarımda derman kalmamış. Parmaklarım acıyor, vücudum yara bere içinde. Dolaptan krem çıkardım ve her yerime sürdüm ama zerre kadar faydası olmadı. Yine deli gibi kaşınıyorum. Canım da bir lokma bir şey istemiyor. Uzandım. Televizyonu açtım. Her kanalda salgınla ile ilgili haberler. İnsanlar çıldırmış. Kaşınma salgını yurt dışına da taşmış. Pek çok ülkelerden kaşınma haberleri veriyor kanal.

 

Serpil’i aradım. Benden iki sokak aşağıda oturuyor. “Programın yoksa atla gel. Çok önemli!” dedim. Üniversiteden beri görüşürüz. O benim en iyi dostumdur. Canım sıkkın olduğu zamanlarda ararım, gelir. Sabaha kadar içip dertleşiriz. Onun da canı sıkkınsa eğer ya da bir şeye üzülmüşse o da beni çağırır. İki elim kanda olsa atlar giderim. Birbirimize can yoldaşı oluruz. Gerçi birkaç kez alkolü fazla kaçırıp şeytana uyduk ve yatak odasına attık kendimizi ama bu arkadaşlığımızı hiç bozmadı. Hiçbir zaman sevgili olmadık onunla. Hep birbirine destek veren iki dost olarak kaldık.

 

Kapının zili çaldı. Gelenin Serpil olduğunu bilmeme rağmen gözetleme deliğinden bakma ihtiyacı hissettim. Otomatın ampulü yanık olduğu için dışarısı karanlıktı ve bir şey görünmüyordu. Zili çalan büyük ihtimal oydu ama yine de içimi bir kuşku kapladı. Ya gelen Serpil değilse, ya gizli servis elemanıysa? Ya bu kaşıntı belası yüzünden beni almaya geldiyse? İçim ürperdi. Kapıyı açmadan seslendim “Kim o?”. Ses yok. Tedirginliğim bir kat daha arttı. Bu kez daha yüksek bir sesle sordum “Kim o?”. “Aç şu kapıyı geri zekâlı!”. Tamam bu onun sesi. Rahatlamış bir şekilde kapıyı açtım. “Hem çağırıyorsun, hem de kapıyı açmıyorsun” diye söylenerek içeri girdi. Derdimi anlatmaya çalıştıysam da beni dinlemedi, mutfağa yöneldi. “Yiyecek bir şey var mı?” Dün akşamdan kalan pizza parçasını bulmaya çalışırken “Başımda büyük bir bela var” dedim. Dolaptan bir kutu bira çıkarıp açtı ve uzun bir yudum aldıktan sonra “hiç bitmedi ki derdin” dedi.  “Bu seferki gerçekten önemli” dedim ve ben de bir bira açtım. Bira kutusunu alıp koltuğa attı kendini. “Cips mips bir şey yok mu?” diye sordu. Yanına oturup gözlerinin içine baktım. Bakışlarımdaki tedirginliğe aldırış etmeden “Zor durumdaysan direkt yatak odasına geçelim” dedi alaycı bir şekilde. “Son bir iki günde hiç kaşındın mı?” diye sordum. Yüzüme uzun uzun baktı. Saçma bir soru sorduğumun farkındaydım ama iki gündür yaşadıklarımdan sonra bu benim için son derece sıradan bir soruydu. Birasından bir yudum daha alıp yanıtladı sorumu “Evet” dedi “Kaşındım. Beş kere kaşındım, üç kere esnedim, yedi kere de osurdum.”. Olanlardan haberi yoktu.

“Haberlere bakmıyor musun peki?”

“Haberler mi? Ne haberleri?”

“Televizyon da mı seyretmiyorsun?”

“Faturaları ödemedim yayını kestiler.”

“Peki, dışarı da mı çıkmadın hiç?”

“İşin düştü mü arıyorsun. Grip oldum üç gündür yataktayım. Çağırdın diye kalktım.”

Olanlardan haberi yoktu. Hemen televizyonu açıp bir haber kanalını seçtim. Kaşıntıdan başka haber yoktu. Dünya sağlık örgütü seferberlik ilan etmiş. Bir yetkiliyle röportaj yapıyorlar. Yetkili salgının hızla yayıldığını, Afrika’nın birkaç ülkesi hariç dünyanın her yerinde etkili olduğunu, uzmanların aşı üretmek için çalışmalara başladığını söylüyor. Söylenenleri duyunca Serpil’in suratı düştü. Şaşkın gözlerle bana dönüp “Bu ne abi?” diye sordu. “İşte bu” dedim “başımdaki bela”. Hiçbir şey anlamamıştı. Suratındaki şaşkın ifade eksilmeden “Seninle ne alakası var bunun?” diye sordu. “Bu salgını ben başlattım.”

 

Uzun süre hiç konuşmadan haberleri izleyip birasını yudumladı. Bu arada yavaştan benim de kaşıntılarım başladı. Serpil bir yandan haberleri izliyor diğer yandan göz ucuyla beni süzüyordu. Kaşıntım şiddetlenmeye, hareketlerim hızlanmaya başladı. Koltuğun üzerinde bir sağa bir sola dönüp kaşınıyor, rahatsız edici isterik sesler çıkartıyordum. Beni izlerken o da çaktırmadan dizlerini kaşımaya başladı. Dizlerinden başlayan kaşıntı krizi hızla vücuduna yayıldı. Birkaç dakika sonra birasını sehpaya bırakıp olanca şiddetiyle her yanını kaşımaya başladı. “Gördün mü?” dedim kollarımı sıyırmış ve kendimden geçmiş bir şekilde kaşınırken “İlk ben kaşındım, sonra herkes kaşınmaya başladı.”

 

Bütün gece kaşınıp bira içtik. En son karşılıklı koltuklarda sızmışız. Sabah benden önce kalkıp sucuklu yumurta kırmış. Dürterek uyandırdı. Saçı başı dağılmış, hala bilinçsizce kaşınıyordu. Masaya oturunca televizyonu açmamı istedi. Kaşıntı salgınını benden çok merak ettiği her halinden belliydi. Televizyonu açtım. Tüm kanallar yayın akışını kesmiş kaşıntı haberleri veriyordu. Salgın nedeniyle tüm fabrikalar kapanmış, üretim durmuş, piyasalar kriz üstüne kriz yaşamaya başlamış. Avrupa Parlamentosu ve Birleşmiş Milletler olağanüstü toplantı kararı almış. Global bir felaket yaşanmaya başlamış.

 

“Sen mi başlattın bunu?” diye sordu Serpil. Cevap vermeden tavadaki son sucuğu ekmeğimle bölmeye çalıştım. “Allah senin cezanı versin” diye sürdürdü konuşmasını. “Belki daha önce başlamıştır. Ne bileyim ben” dedim ürkek bir tavırla. “Eğer senin bokunsa bu, başına çok büyük bela aldın oğlum” dedi, kızgındı. Konuyu değiştirmek için “Çay koymadın mı?” diye sordum. “Sen ne diyorsun ya? Dünya kaşınmaktan kırılıyor sen çay soruyorsun.” Yaşadığım suçluluk psikolojisi altında, cevap vermeden kopardığım lokmayla tavayı sıyırdım. O arkamdan söylenmeye devam ederken masadan kalktım ve banyoya girdim. Duş alırken içeride söylenmeye devam ediyordu. Çıktığımda hala söyleniyordu. En sonunda “Ben gidiyorum, ne halin varsa gör.” deyip çantasını aldı ve kapıya yürüdü. Kapıya varmadan yetişip kolundan tuttum “Ne olur gitme. Sana çok ihtiyacım var.” dedim. İkna oldu, geri döndü. Çantasını koltuğa attı ve “Nasıl sıyrılacağız bu işten?” diye sordu. Omuzlarımda korkunç bir ağırlık hissederek koltuğa çöktüm “Bilmiyorum.” dedim.

 

Bütün gün televizyon karşısında kabak çekirdeği yiyerek haber izledik. Gelişmeleri anbean takip ettik. Başta Amerika olmak üzere pek çok ülkede yağmaların başladığını, halkın sokaklara döküldüğünü öğrendik. Kaşıntı nedeniyle ciddi bir buhrana düşen Amerika, bunun bir terörist saldırı olduğunu ve ülkesini korumak için Akdeniz ile Adriyatik’teki uçak gemilerini Ege Denizi’ne kaydırdığını söyledi. İngiltere de Amerika’yla beraber hareket edeceğini bildirdi. Diğer taraftan Rusya, her zaman olduğu gibi paylaşımın dışında kalmamak için deniz kuvvetlerini Ege’de konuşlandırmaya başlamıştı bile. Almanya ve Fransa ise bu işe seyirci kalmayacaklarını ve bu küresel güce asker vereceklerini beyan etti. Tüm kan emiciler kaşıntı salgınını bahane ederek Ege Denizi’ne akmaya başlamıştı yani. Uzun bir aradan sonra Ege’de sular ısınıyordu. Beni bulmak için İzmir’e çıkartma yaparlar mı acaba? Bu ihtimal tüylerimi diken diken etti.

 

Nasıl bir belaya yol açtığımı düşündükçe aklım yerinden oynuyordu. Sanki her an kapı çalınacak, belki çalınmadan kırılacak, içeri giren komandolar bizi yaka paça alınıp bilmediğimiz bir yere götürecekler. Kahrolası bir belaya bulaşmıştım. Sadece kendimi değil Serpil’in de hayatını tehlikeye atmıştım.

 

Ertesi gün uyandığımızda yorgunluktan ne kahvaltı hazırlayacak ve ne de yiyecek halimiz vardı. Karşılıklı koltuklarda bitkin halde yatıyorduk. Uyanmıştık ama ikimiz de yerimizden kalkamadık. Uzun uzun tavandaki lambayı seyredip kaşındık. Neden sonra “Haberleri açsana!” diye mırıldandı. Kumanda sehpanın üzerindeydi ama onu almaya mecalim yoktu. Gözümle kumandayı işaret ettim. Aynı şekilde karşılık verdi. Bakışları sertleşmeye başlayınca koltuktan inmeden bir elimi destek yaparak kumandaya uzandım. Tam televizyonu açacakken dışarıdan patlama sesleri geldi ve üzerimizden camları zangırdatarak birkaç tane uçak geçti. Kendimizi balkona attık. Şehrin bazı yerlerinden dumanlar yükseliyor, sokaktan ambulans ve çığlık sesleri geliyordu. Telaşla girip televizyonu açtım. O da ne? Yaşanan krizi bahane eden Rusya Ukrayna’ya, Amerika da Libya ve Mısır’a girmişti. Çin Hindistan’a, İngiltere Fransa’ya, Yunanistan da Türkiye’ye savaş açmıştı. Serpil korkuyla koluma sarıldı. Basit bir kaşıntı neredeyse dünya savaşına neden olmuştu.

 

Yakınlara düşen bir bombayla ayaklarımızın altındaki zemin sallandı. Panikle buzdolabının yanındaki boşluğa sığındık. İkimizde tir tir titriyorduk. “Bombalıyor Yunan dölleri!” dedim. Korku dolu gözlerle baktı “Ne yapacağız peki?” dedi. Ne yapmamız gerektiği konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Binanın içinde durmak ne derece güvenli olur? Dışarı çıksak… Tepemize düşecek bir bomba ile tuz buz olmamız hiçten değil. Kaynaklar’a doğru gitsek kurtulabilirdik belki ama oraya nasıl gideceğiz. Dokuz Çeşmeler’e gelmeden dokuz parçaya ayrılırız. Apartmanın sığınağı da yok, inip saklansak… Adamlar asansör yapmamış, sığınak mı yapacaklar? Yok, yok en güzeli burada kalmak. Şansımız yaver giderse bir sıyrık almadan kurtuluruz. “Burası en güvenli yer” dedim ukala bir tavırla “bak kirişle kolon tam burada kesişiyor. Apartman yıkılsa bu köşe yıkılmaz.” diye de ekledim. Biraz rahatladı ve kolumu sıkmayı bıraktı.  Ama titremesi ve kaşınması hala devam ediyordu.

 

Patlamalar sıklaşmaya, gürültüler artmaya başladı. Bir süre pustuğumuz köşede hareket etmeden bekledik. Ayaklarım uyuşmaya başlamıştı. “Yatağı alıp getireyim üzerine otururuz.” dedim. “Dikkatli ol!” diyerek fikrime katıldığını belirtti. Temkinli bir şekilde sürünerek yatak odasına gittim. Çarşafı sıyırıp yatağı çektim. Aman Tanrım! O da ne? Yatağın altı tahtakurusu kaynıyor. Yatağı çevirip baktım, on değil yüz değil binlerce tahtakurusu yatağın her yanını kuşatmış. Silkmeye çalıştım ama temizlemek mümkün değil. Yatağın bütün kıvrımları tahtakurusu dolmuş. Küfürle karışık söylenirken kapıda Serpil belirdi. Yanıma gelip ne yaptığımı anlamaya çalıştı. Böcekleri görünce feryadı bastı. Yatağı odada bırakıp kendimizi yine buzdolabının yanına attık. İkimiz birden deli gibi kaşınıyorduk. “Tahtakurusu” dedi “kaşıntının sebebi bu!”. “Evet” dedim “Bu Allah’ın cezası tahtakurusu yüzünden kaşınıp durdum. Onun yüzünden başladı bu salgın.” Bir yandan kaşınıyor bir yandan söyleniyorduk. Neden sonra durdum “Bu savaşı durdurabilirim.” dedim. Kalktım, küçük bir reçel kavanozunu boşaltıp yıkadım ve yatak odasına gittim. Bulabildiğim kadar tahtakurusu toplayıp kavanoza doldurdum. Serpil’e “Sen bir yere ayrılma, ben hemen geliyorum.” deyip kendimi dışarı attım. Arkamdan bağırdı, apartmanı ayağa kaldırdı.

 

Amacım bir yetkiliye ulaşıp savaşa neden olan kaşıntı salgının bu elimde tuttuğum kahrolası tahtakuruları yüzünden çıktığını ve bu anlamsız savaşa biran önce son vermeleri gerektiğini anlatmaktı. Merdivenlerden su gibi akıp dışarı çıktım. Korkunç bir kaos sokakları esir almış. İnsanlar yanlarına aldıkları eşyalarla bir o yana bir bu yana kaçışıp duruyorlar. Marketlerin kepenkleri kırılmış, içindekiler boşaltılıyor. Duvar kenarından sokağın başına geldiğimde burnumun ucundan geçen bir merminin vızıltısıyla yere kapaklandım. Kurşunu kimin attığını anlayamadım. Sokakları sakinleştirmeye çalışan ya da yağmaları önlemeye çalışan güvenlik güçleri mi yoksa İzmir’e çıkartma yapan düşman askerleri mi bilemedim. Elimdeki kavanozu kırmamaya özen göstererek ilerledim. Heykel Meydanı’na geldiğimde şaşkınlığım bir kat daha arttı. Meydanın her köşesi sıra sıra dizilmiş zırhlı askeri araçlarla dolmuştu. Tabur komutanına ulaşmayı düşünerek araçlardan birine doğru yöneldim. Aracın yanında nöbet tutan asker namluyu bana doğrultup “Dur!” diye ihtar çekti. Ellerimi havaya kaldırdım ama ona doğru yürümeye devam ettim. Benim bu kararlı eylemimden ürken asker ayaklarıma doğru bir el ateş etti. Yerimde zıpladım ve “Hey dostum, ben düşman değilim” diye haykırdım. “Olduğun yerde kal!” diye sert bir emir verdi. “Bu elimde gördüğün kavanozu komutana göstermem lazım” dedim. Hiç yumuşamadan “Ne var o kavanozda?” dedi asker. “Tahtakurusu” dedim ve ayaklarıma bir el daha ateş etti. İlkinden biraz daha yakına isabet eden bu ikinci mermi içimin yağlarını eritti. Bu sefer de ben daha sert bir tonla “Bu tahtakuruları var ya” dedim “bu kahrolası savaşın başlama nedeni bunlar”. Tebessüm etmesine rağmen sesinin tonu yumuşamamıştı “Bir adım daha atarsan, beynini uçururum” diye uyardı beni.

 

Biz pazarlığa devam ederken sağlık meslek lisesinin bahçesine düşen bombanın etkisiyle ikimiz de sarsıldık. Askerin yanındaki araçtan bol yıldızlı bir komutan çıktı. Beraberinde sokak içlerine dağılmış olan onlarca asker de meydana toplandı. Komutan toplanan askerlere seri şekilde emirler vermeye başladı. Kargaşadan yararlanarak komutanın bulunduğu yere seğirttim. “Komutanım” dedim “bu elimde görmüş olduğunuz kavanozun içindeki tahtakuruları…” Komutan alnının ortasına çatılan kaşlarının altından alev saçan gözlerini bana dikerek “Ne kurusu, ne tahtası?” diye sordu. Derdimi anlatmak için çok da uygun bir ortam olmadığını biliyordum ama anlatmaya devam ettim “Kaşıntı salgınının, dahası bu savaşın sebebi bu tahtakuruları”. Komutan mahallenin delisi olduğumu düşünmüş olmalı ki “Götürün bunu!” diye emir verdi yanındaki askerlere. Beni kollarımdan kavrayıp yaka paça götürürlerken kavanozu daha bir sıkı kavradım ve avazım çıktığı kadar bağırdım “Bu savaşı ben çıkardım.”

 

Komutan elini kaldırıp askerleri durdurdu. Beni yanına çağırdı. En başından başlayarak tahtakurularının sebep olduğu tüm gelişmeleri bir bir anlattım komutana. Beni zırhlı bir araca bindirip Çevik Bir’deki eski futbol sahasına götürdüler. Alanın ortasında bekleyen helikoptere binip Şirinyer’deki Nato karargâhına uçtuk. Beni camekânlı bir odaya sokup resimlerimi çektiler. Yanımdaki odada bir sürü telefon görüşmesi yaptılar. Gri üniformalı birkaç Amerikan askeri yanıma gelip İngilizce bir şeyler sordu. Yabancı dilim okul düzeyinde olduğu için hiçbir şey anlamadım. Getirdikleri tercüman vasıtasıyla yaşadıklarımı o Amerikalılara da anlattım. Daha sonra başka bir asker elinde bir fotoğrafla içeri girip beni teşhis etti ve “This is he.” dedi. O kadarını anladım. Aradıkları adam bendim.

 

Dolu dolu koca bir gün beni o camekânlı odada beklettiler. Odaya girip çıkanın haddi hesabı yoktu. Giriyorlar, söyleniyorlar ve çıkıyorlardı. Bir ara yumruğunu sıkıp gözümün üstüne patlatmayı düşünen bir tanesini yanındaki arkadaşı engelledi. Bizimkilerden bir tanesi de yanıma gelip “Yazıklar olsun” dedi ve suratıma tükürdü. Ama dışarıdaki bomba sesleri seyrelmiş, karargâhtaki hareketlilik azalmıştı. Krizin çözüldüğü, savaşın bittiği belliydi.

 

Cuma akşamı yine bir zırhlı araçla beni apartmanın önüne bıraktılar. Mahallede çok ciddi bir hasar yoktu. Merdivenleri çıkarken Niyazi amca ile burun buruna geldik. “Edepsiz” dedi “Hem kirayı ödemiyor, hem de savaş çıkarıyor”. Cevap vermeden yürüdüm. Evi her zaman olduğu gibi bok götürüyordu. Yatağı sırtlanıp apartmanın önüne indirdim. Serpil’i aradım telefonu açmadı. Bir kahve yaptım ve balkona çıktım. Tam sigaramı yakarken sırtım kaşındı. Ellemedim.