Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Saat gecenin üçüydü. Çelik giriş kapısı sessizce açılıp kapandı. Parmak uçlarında yürüyen bir gölge, salon kapısının önünden geçti ve banyoya girdi. Birkaç dakika sonra elinde yüz havlusuyla mutfağa geçerken, koltuğa gömülü kadının geceyi yırtan sesi duyuldu

“Nerede kaldın bu saate kadar?”

İrkilen adam salon kapısında belirdi ve soruya soruyla karşılık verdi

“Yatmadın mı sen?”

“Yatmadım. Seni bekledim”

Bu konuşmalar, karşılıklı iki tepede taarruz için bekleyen orduların taciz atışlarını andırıyordu.

“Geç geleceğimi söylemiştim sana. Yatsaydın…”

“Uyku tutmadı”

Elindeki havlu ile alnında biriken terleri silerek

“Yemek uzadı biraz.”

“Umarım müşterilerin memnun kalmıştır bu ziyafetten.”

Bu kinayeli temenninin altında ne çakalca bir planın yattığını sezen evin erkeği umarsız bir edayla,

“Güzeldi. Anlaşmayı yaptık sayılır.”

Kopacak fırtınanın serin yeli, bedenimi sarmalayan desenlerin kıvrımlarında dolaşırken kadının çıkışıyla irkildim

“İş yemeğiymiş. Sen kimi kandırıyorsun be? Bu saate kadar yemek mi olur?”

“Söyledim ya sana… İstanbul’dan geldiler. Bayraklı’daki iş merkezinden bir ofis satın alacaklar.”

“Alacaklar… Henüz almadılar yani? Kaçıncı yemekten sonra alırlar peki?”

“Bayağı ilerleme kaydettik sayılır. Bugün yarın sözleşmeyi imzalarız.”

Ses tonundan söylediklerine kendisinin bile inanmadığı belliydi. Ne yaptıkları ya da neyi alıp sattıkları beni hiç ilgilendirmiyordu aslında. Beni ilgilendiren tek şey, kırılgan bedenimdi.

“Kalabalıktınız herhalde?”

“Biz iki kişi… Onlar da üç. Toplam beş kişi yani.”

 “Üzerine sinen ağır parfüm kokusundan, masada bir de kadın olduğu çok belli.”

“Bir bayan vardı evet. Ama ne alakası var ki?”

Gelecek tufanın habercisi şimşekler çakmaya başlamıştı. Keşke bir şemsiye bulsaydım kendime.

“Yan yana oturdunuz herhalde. Kokusu olduğu gibi üzerine sinmiş” dedi kadın. Sesinde meraklı bir tını vardı. Adamın sözcükleri seçerken geciken düşünceleri nedeniyle, konuşması yavaşlıyor, kimi zaman da tekliyordu

“Evet. Evet yanımda… Yani yakınımda… Oturuyordu. Oradan olabilir” dedi ve sesi titredi.

“Oteline kadar bıraksaydın, bu saatlerde pek tekin olmaz sokaklar”

İşte o anda taciz atışları bitti, sıra bombardımana geldi. Keşke bir iki bombadan sonra ateşkes olsaydı. Ama olmadı.

Eve geleli ve fiskosun üstüne konulalı tam iki hafta olmuştu. O iki hafta boyunca kadın bir kez olsun gelip tozumu bile almadı. Beni sehpanın üstüne koydu, karşıma geçip bir iki süzdükten sonra unutup gitti. Arada bir televizyondan gözünü kaçırdığı zamanlarda göz göze geldiğimiz oldu tabi.

“Pek yakıştı salona. İyi ki almışız hayatım.”

O kadar. Oysa beni satan adam ne çok ilgilenirdi benimle. Gözü gibi bakardı bana. Her Allah’ın günü tozumu alır, sağımı solumu kontrol eder, yerimi değiştirirdi. “En değerlim bu” derdi. “En çok bunu seviyorum” Yeşilden maviye, turkuazdan mürdüme kayan işlemelerimi okşarken gururlanırdı. Bir keresinde arkadaşına “Halis Kütahya çinisi seramik bir vazodan iyisi yoktur. Bir hediyelik eşya dükkânı işletiyorsan eğer, çinili birkaç vazo koymalısın tezgâha. Her ikrama uygun. Ev tebriki olur, nişan kutlaması olur, hasta ziyareti olur. Nereye gidersen git, hediye olarak çinili bir seramik vazo götürürsen eğer; itibarın artar, ev sahibi başka bir seremoniyle karşılar seni.” demişti.

“Arabayla bırakıverdim otele kadar. Gecenin bu vakti taksiciler pek insafsız olur. Bilirsin.”

“Tebrikler” dedi kadın huysuzlanarak ve devam etti “Yatağına da yatırıp uyutsaydın bari. Yabancı bir şehirde nihayetinde. Yatağını yadırgar, yabancılık çeker.”

“Bıktım senin bu kıskançlıklarından. Her seferinde aynı şeyler. Yahu müşterilerim geldi diyorum. Yemeğe de götürmeyim mi?”

“Yemekler, seyahatler, toplantılar… Ben senin bu bahanelerle ne haltlar karıştırdığını bilmiyorum mu sanıyorsun?”

Tezgâhın önüne geldiklerinde bu hırçın hallerinden eser yoktu. Sevimli bir çift gibi geldiler gözüme. Elele tutuşmuş iki turist, iki sevgili… Kadının başında hasırdan bir şapka, omzunda plaj çantası vardı. Üstünde de kır çiçekli bir elbise… Yanık tenleri tuza batmış gibi pul puldu. Adam rengârenk saten bir gömlek altına haki bir şort giymiş, sağ elini cebinden çıkarmadan bakınıp durdu. İkisinin de aynı renk ve model terlikleri ilgimi çekti en çok. Tüm alışveriş boyunca, kadının kararsız ve dağınık tercihlerine her seferinde olumlu bir fikir beyan etmekten öteye geçmedi adamın konuşmaları. En sonunda bana karar kıldıklarında ve bedenim kadının yumuşak elleri arasına girince, beni bekleyen yeni hayatın hayaliyle içim titremişti.

“Hastasın sen!”

“Evet, hastayım ve beni sen hasta ettin.”

“Müşterilerimle yemek yedim diyorum sana. Bunun altında olmadık şeyler aramaya ne gerek var.”

Dönüş yolunda kadın beni yanından hiç ayırmadı. Tüm bavullar ve çantalar arabanın bagajına tıkıştırılırken, iş benim bulunduğum çantaya gelince kadın tereddüt etmeden kararını verdi

“Bunu öne alalım. Kırılır falan…”

O an yeni sahibimin bu korumacı tavrı bende aidiyet duygusu uyandırdı, onları sahiplendim. Yeni bir yerim, yeni bir ailem vardı artık. Sıcak, sevecen ve sahiplenici. “Bana kim bilir nasıl iyi bakarlar, nasıl parlatırlar beni” diye geçirdim içimden. Yol boyunca en popüler pop şarkılarını dinleyip durduk. İçim içime sığmıyordu. Ta ki o benzin istasyonuna kadar…

“Benzin çok az kaldı.” dedi adam.

Nedenini açıklamadan bir marka adı söyledi kadın

“Oradan alalım. O firmanın reklamları çok güzel.”

“O istasyondan yok uzunca bir süre.” dedi “İlk istasyondan almazsak yolda kalacağız.”

“Ben fikrimi söyledim. Ne yaparsan yap.”

Karısının dırdırlarına kulak asmadan ilk benzin istasyonuna girdi adam.

“Bir şey istiyor musun? Ben bir gazoz alacağım kendime.”

Kocasının sözünü dinlememiş olması küstürmüştü anlaşılan. Kadın hiç ses çıkarmadı.

“Ben içerdeyken sayacı kontrol et. Bir katakulli olmasın.”

Kadın huzursuz tavırlarla radyo kanalları arasında gezinip durdu bir süre. Her yeni kanala ve çıkan parçaya söylenip durdu. Bir ara memnuniyetsizliğinin arttığını hissettim. Sayfiyedeki sevecen ve sevimli kadın gitmiş yerine huysuz ve mutsuz biri gelmişti sanki. İki de bir oflayıp pufluyordu. Adam geldi, benzinciye parayı verdi ve koltuğa oturdu. Tam marşı basıp arabayı çalıştıracakken, kadın “Ne kadar uzun sohbet ettin marketteki kızla? Muhabbettiniz bol olsun.”

“Ne sohbeti? Gazoz aldım sadece”

“Buradan bakınca, gazoz değil de kızı alacakmışsın gibi geldi bana.”

“Yapma Allah aşkına. Başlama yine. Bak ne güzel bir tatil geçirdik. Durduk yere bozma moralimizi.”

Tartışmaları ve atışmaları yol boyunca devam edip durdu. Kimi zaman tartışmaları o kadar şiddetlendi ki, bir ara yeni girdiğim bu ailenin dağılacağını bile düşündüm. Neyse ki korkularım boşa çıktı.

“Bıktım artık, senden de, kahrolası işinden de.”

“İşim sayesinde bu konforlu hayatı yaşıyorsun. Lanet okuduğun işim sayesinde canın ne isterse alabiliyorsun.”

“Bu Allah’ın belası işin sayesinde, kadınların koynuna giriyorsun. Onun sayesinde beni canımdan bezdiriyorsun. Yeter artık. Senin de, işinin de Allah belasını versin.”

Belalar, lanetler okunmaya başlayınca ok yaydan çıktı, fırtına hortuma dönüştü demektir. Kadının gözlerindeki öfke büyüdü. Nefreti setini yıkan sel gibi akmaya başladı. Koltuktan kalktı ve salonun ortasında dönüp durmaya başladı. Yaşadığı her neyse, kadın bu kavganın sonunda adama yüklü bir fatura çıkarmak niyetindeydi.

Yorgun ve yılgın bir şekilde adam oturdu bu sefer koltuğa

“Bıktım artık senin kıskançlıklarından. Ömrümü zehir ettin.”

“Asıl sen benim ömrümü zehir ettin. Beni bu Allah’ın cezası eve kapattın. İşini bahane ederek, gönlünce fink atıyorsun.”

“Yahu müşterilerim vardı diyorum sana. Neden anlamak istemiyorsun?”

“Müşteri öyle mi?”

Adamın üzerine yürüyüp, gömleğini kavradı yakasından. Önce başını boynuna dayayıp kokladı bir süre. Sonra neredeyse tüm bedenini. Beyaz gömleğin her kıvrımını didik didik gözden geçirdi. Adamın şaşkın bakışları arasında haykırdı

“Peki bu ne?”

“Ne ne?” diye kekeledi adam.

Yıllarca olmadık kuytu köşelerde hazine arayıp günün birinde kırık bir testi sapı bulan defineci gibi parladı kadının gözleri

“Bu sarı saç ne?”

“Ne saçı…”

“İşte bu. Basbayağı sarışın bir orospunun, aşna fişne öncesi fönlenmiş saçının bir teli. Uzun ve ahlaksız.”

Kadının elinde çok kuvvetli bir silahı vardı artık. Bu delili hiçbir savunma çürütemezdi. Adamın işi bitmişti.

“Restoranda vantilatörler çalışıyordu. Biri havalandırıp yapıştırmıştır gömleğime.”

“Neden kısasını değil de, böyle sarı ve uzun olanını yapıştırdı acaba?”

“Saçmalıyorsun.”

“Saçmalıyorum öyle mi? Saçmalıyorum.”

Gömlek üzerindeki keşfine devam ederken, yeni bir kanıt bulmanın dayanılmaz heyecanıyla sarsıldı kadın. Yeni bir şey bulmuştu ve bu ilkinden daha sağlam bir delildi

“Ruj izi… Evet, evet bu bir ruj izi…”

O an adamın omuzlarının çöktüğünü gördüm. Kalenin bedeninde derin bir gedik açılmıştı. Ve düşman açılan yarıktan içeri sızıyordu. Kalesini kaybeden komutanın yorgun sesiyle sordu

“Ruj mu?”

Gömleğe bulaşmış bir ruj izi, yakın temasın en büyük göstergesiydi. Fare kapana girmişti ve kaçacak yer yoktu.

“Ruj tabi ya, hem de kiremit kırmızısı.”

Kadın küfrederek adamı tokatlamaya başladı. Öfkesi gitgide artıyor ve hırsını almak için eline ne gelirse fırlatıyordu. Adam ise umutsuz bir şekilde masumiyetini anlatmaya çalışıyordu. Zembereğin yayı boşalmıştı artık, durdurmak ne çare. Bense savunmasız köşemde bu dalganın dinmesini, suların çekilmesini bekledim çaresizce.

Kadın en son eline geçirdiği kristal bir kül tablasını fırlattı. Adam ani bir hareketle başını aşağıya eğdi ve hasardan kurtuldu. Ama kül tablası yoluna devam etti.  Gözlerimi kapatıp, bu saldırının beni teğet geçmesini ve güpürlü perdenin kıvrımları arasında yok olup gitmesini bekledim ama olmadı. Küllük tam da belimin ortasına çarptı. Filler tepişir, çimenler ezilir. Bu kıskançlık krizi benim başımı yedi.

Ruhum yükseldi ama ustamın nasırlı parmakları arasında döne döne şekillenen ve bel verip uzayan narin vücudum dağıldı. Bedenim şarapnel parçaları gibi salonun dört bir köşesine savruldu. Parçalandım, darmadağın oldum.

“Vazom…”

Şiddetin tansiyonu bir anda düştü. Kadın pişman ve üzgün bir halde, parçalarımı toplamaya çalıştı. Üç beşini alıp yemek masasına oturdu. Anlamsız bir çabayla bitiştirmeye, birleştirmeye çalıştı onları. Başaramadı ve bıraktı. Adam bir sigara yaktı. Derin derin bir iki nefes çekip, sağlam kalan diğer küllüğe söndürdü. Sonra kadının kolundan tutup, yatak odasına sürükledi. Dağılmış parçalarıma bakıp kesik kesik iniltilerini dinledim gece boyu.