Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Geçen seneydi ve yine böyle bir geceydi. Serin bir eylül akşamı. Yerde, şiltelerin üzerinde ateşi seyrediyorduk. Birkaç dilim meyve, iki kadeh şarap. Fonda piyano sonatı. Alevler müziğin ritminde alçalıp yükseliyor, dans eder gibi kıvrılıyordu. Birden içim ürperdi, sarıldım göğsüne. Şefkatle saçlarımı okşadı önce, sonra o da sarıldı sımsıkı.

“İlk günkü gibi” dedi. “Sana olan aşkım, hiç eksilmedi.”

Şımardım, bir kedi gibi sürtündüm.

Sanki bir şeyler malum olmuştu, “Tanrı bizi hiç ayırmasın.” dedi. Şaşırdım, nereden çıktı bu der gibi baktım gözlerine.

“Sensizliğe dayanamam çünkü.”

“Ben de aşkım!” diyerek başımı kaldırdım ve dudaklarına bir öpücük kondurdum. Gülümsedi, karşılık verdi. Başımı kavrayıp yukarı çekti. Benimkinden daha istekli ve uzunca öptü. Verdiği bu karşılık beni de etkiledi. İçtiğimiz şarabın da etkisiyle bedenlerimiz gevşemiş, isteklerimiz kamçılanmıştı. Arzularımız taştı, dudaklarımız açgözlü yeni yetmeler gibi kenetlendi.  Deli gibi öpüşüyor, telaşla birbirimizin üzerindekileri çıkarmaya çalışıyorduk. Beni şiltenin üzerine yatırdı, üzerimdeki bluzu sıyırdı. Bir yandan boynumu öpüyor bir yanda sutyenimin kopçasını açmaya çalışıyordu. Bende onun kemerini çözmek, fermuarını indirmek için çabalıyordum. Masum öpücüğüm ateşli bir sevişmeye evirilmiş, ikimizi de sabırsız bir telaş almıştı. Biran önce giysilerimizi atıp özgürce birleşmek için yanıp tutuşmaya başlamıştık. Üzerimizdekilerden kurtulunca çıplak bedenlerimiz tüm hatlarıyla tek bir vücut haline geldi. Metronom gibi salınmaya, bedenimin üzerinde alçalıp yükselmeye başlamıştı. Soluğu hızlanmış, bedeni terlemişti. İçindeki ateşin harareti sırtından süzülüp kalçalarımdan aşağı iniyordu. Ritmi hızlanmış, soluğu sıklaşmıştı. Artık öpmüyor, hedefine yönelmiş bir savaşçı gibi sadece kılıç sallıyordu. Kasıklarımdaki baskısını arttırmaya, ritmini hızlandırmaya başlamıştı.

 

İnleyerek üzerime kapandı.

 

Her seferinde içimde hissettiğim zaferinin ılık akıntısını bu defa hissetmedim. İşini bitirmişti ama içini boşaltamamıştı. Üzerimden kalkmadı bir süre. Çoğu zaman boşalmanın hazzını uzatmak için birkaç dakika üzerimde hareketsizce bekler, sonrasında dudaklarıma kondurduğu bir teşekkür öpücüğüyle kendini yatağın diğer yanına atardı. Yine aynısı olacak diye bekledim ama olmadı. Üzerimdeki ağırlığı artmaya, soluğu sıklaşmaya ve inlemeye başladı. Kötü giden bir şey olduğunu hissettim ve dönerek onu üzerimden attım. Bir çuval gibi akıp sırtı üstüne düştü. Göğsü hızla alçalıp yükseliyor, bacakları titriyordu. Gözleri tavana kilitlenmiş, alnında boncuk boncuk teri birikmişti. Bir eliyle şiltenin ucunu sıkıyor, diğer eliyle göğsünü kavramaya çalışıyordu.

 

Neden sonra şaşkınlıktan kaskatı kesilen bedenim çözüldü “Kalp krizi!” diye haykırarak yerimden kalktım. Telefon aramaya başladım. Benimki de onunki de ortalıkta yoktu. Sehpanın üstünde, gazetelerin altında aradım, bulamadım. Ne koltukların, ne masanın, ne de döşeklerin üstünde yoktu. Yer yarılmış, telefonlar içine girmişti sanki. İnsan böylesi durumlarda beceriksiz ve dikkatsiz oluyor. Kafamı toplayıp ne yapmam gerektiğine karar veremiyordum bir türlü. Üzerime bir şeyler geçirip sokaktan yardım almayı düşündüm. Hızla üstümü giymeye başladım. Eşyaların altından telefonum çıktı ortaya. Giyinmeye devam ederken, ilk yardımın numarasını çevirdim. Çıkan kadına telaşla adresimizi verip, bir ambulans göndermesini, eşimin kriz geçirdiğini söyledim.

 

Ambulans geldiğinde, gücüm tükenmişti. Ambulansın ışıkları salonun geniş duvarlarında birbirini kovalarken, ağırca doğruldum oturduğum yerden. On dakikadır kucağımda sarmaladığım başı, yavaşça yere bıraktım. Ayaklarımı sürüyerek, kapıya ulaştım. Kapının pervazına dayanıp içeri girenlere yol verdim. Telaşlı doktor ve hemşireye yattığı yeri tarif ettim. Kapıyı açık bırakarak, geri döndüm ve sendeleyerek banyoya yöneldim. Taşla kaplı uzun koridor sanki ayaklarımın altından kayıyor, beni başka bir yere sürüklüyordu. Duvardan güç alarak, ilerledim. Altın bir kartal başını andıran, kıvrımlı kapı kolunu son bir hamleyle büküp kendimi içeri attım. Salondaki koşuşturma geride kalmıştı artık. Lavabonun kenarlarına ellerimi koyduğumda, aynaya bakmaya cesaretim yoktu. Çeşmeyi açtım. Akan suyu seyrettim bir süre. Sesini dinledim. Ambulansın kulağımdaki gürültüsü kaybolmuştu. Sessiz sedasız bir derenin kenarında düşündüm kendimi. Sadece su sesi dolaşıyordu zihnimin kıvrımlarında. Akan suyu parmaklarımın arasında dolaştırırken, çekingen bakışlarımı aynadaki aksime çevirdim. Göz göze geldiğimde, aldığım darbenin izlerini fark ettim. Ağlamaktan şişmiş gözlerim, altındaki morlukları kapatıyordu.

 

Yolda birkaç kez duran kalbi tekrar çalıştırmayı başarmışlar, hastaneye ulaştıklarında yeniden durmuş. Yoğun bakıma alınıp şokla hayata döndürülmüş ancak aldığı darbelerle vücudu iflas etmiş. On gün makineye bağlı olarak yaşamaya devam etti. En sonunda beyin ölümü gerçekleşti. Doktorlar yaşam ünitesinin kapatılması yani fişinin çekilmesi için kararımı sordular. Ona olan sevgim bu kararı vermemi zorlaştırıyor, beni içinden çıkılmaz çaresizliklere itiyordu. Onsuz yaşamaya hazır değildim.

 

Ertesi gün odamın körfeze bakan köşesinde koltuğa gömülü bir halde denizi seyrederken, sekreter ziyaretçim olduğunu söyledi. Kim olduğunu sordum. Gelen Şeyda’ydı. İçeri almasını istedim. Gözlerimi silip, üstüme başıma çeki düzen verdim ve kapıda karşıladım onu.

 

Şeyda arkadaştan öte, bulunması, sahip olunması zor bir dosttur. O da benim kadar üzgündü. Yaşadığım bu fırtınada elimi hiç bırakmadı, çoğu geceyi benimle geçirip, yalnızlığımı ve acımı paylaştı. Defalarca ayrılamadığım hastane koridorundan beni zorla çekip aldı, bin bir teselliyle eve götürdü, oyaladı. Umut dolu bekleyişimde hep yanımda, yanı başımda oldu. Ama ne çare ki, umutlarım kara bir kâbusa dönüşmüştü. Ambulansla çıktığı evine kolunda bir demet çiçekle döneceğini umduğum sonsuz aşkım, biricik sevgilim kollarımın arasından uçup gitmişti.

 

Şeyda’yla fakülte yıllarında başlayan dostluğumuz, evliliklerimiz sonrasında da devam etti. Sık sık ailece bir araya gelir, programlar yaparız. Seyahatler, tatiller, piknikler… Haftada en az bir kez görüşmezsek birbirimizi özler, işyerimizde ziyaret ederiz. O benim için iyi bir dost ve güvenilir bir sırdaştır. İlişkimiz sadece arkadaşlıkla da sınırlı değil, mesleki konularda da sıkı bir diyaloğumuz var. Takıldığımız konularda fikir alır, birbirimize destek oluruz. Hatta birkaç projede de beraber çalıştık. Zekâsına inandığım, bilgi ve becerisine güvendiğim sıra dışı bir mimardır Şeyda. Oldukça farklı ve etkileyici çalışmalar yapmıştır. Projeleri o denli yaratıcıdır ki, arkadaşlar arasında ona Da Vinci Şeyda diye takılırız. Bu sıra dışılığı onun hayata bakışından kaynaklanır. Yaşamla ilgili fikirleri de sıra dışıdır, yaşamı da. On sekizinden itibaren yalnız yaşamaya başlamış. Yapmadığı macera sporu kalmamış, salcılık, dağcılık, atlama, zıplama, tırmanma… Aklına ne gelirse… Safarilere katılmış, Kızıldeniz’e dalmaya gitmiş, üç ay Hindistan’da yaşamış. En son Bodrum’da suyun altında evlendi. Çılgının tekidir yani. Kendisi gibi de bir koca buldu, nerede akşam, orada sabah. Vur patlasın, çal oynasın bir hayatı var yani.

 

Uzun uzun sarıldım. Yalnızlığımı onun omzunda gidermeye çalıştım bir süre. Bunun farkındaydı ve o da sessizce bekledi. Neden sonra çekilip oturmasını istedim. Üzerindeki rüzgârlığı asıp koltuğa attı kendini. Benimle uğraşmaktan o da yorgun düşmüştü. “Güzel bir kahve iyi gider” dedi. Sekretere kahve istediğimizi söyledim ve yanına oturdum. Elimi tutup “Nasılsın?” diye sordu. Gözlerim uzakta, körfezi terk etmek üzere olan kuru yük gemisine takıldı. Göz göze gelmeden yanıtladım onu “İyi değilim”. Elimi biraz daha sıkıp “Bu kâbusu bitirmek zorundasın” dedi. Başımı çevirip gözlerinin içine baktım, o devam etti “Kararını verip, acını dindirmek zorundasın. Hem kendinin, hem de onunkini”. Diğeriyle elimi tutan elini kavradım. Tutunacak bir dal arıyordum sanki. Çaresiz gözlerimi ayırmadan bir ışık aradım onunkilerde. “Onsuz yaşayamam. Hortumlar, kablolar arasında da olsa… Beni artık görmese, duymasa da… Yanına gidip yüzüne baktığımda…” devamını getiremedim. İçimde kabaran acı bir su gözlerime yürüdü. Yine ağlamaya başladım. Kurudu sandığım gözyaşlarım yine çeşme gibi yanaklarımdan akmaya başladı. Şeyda da etkilendi, onun da gözleri doldu. “Ona bakmak… Saçlarına, gözlerine, dudaklarına… Onun yüzünü görmek hayat veriyor bana. Nasıl vazgeçeyim ondan?”

 

Sonra denizi seyrederek kahvelerimizi içtik. Konuşmadık. Uzakta sıra sıra apartmanlarını saydık Karşıyaka’nın. Sahilde el ele göz göze oturan âşıkları, seyyar satıcıları, köpek gezdirenleri, vapur bekleyenleri… Tekneleri, martıları ve bulutları seyrettik. Hem seyrettik, hem ağladık.

 

Şeyda gittikten sonra bilgisayara girdim biraz. Birkaç işi açtım. Bir iki ilave, bir iki düzeltme, o kadar. Sonra alışveriş sitelerine girdim, hiçbir şey almadan çıktım. Haberlere baktım, yorumları okudum. Canım sıkıldı. “Ben çıkıyorum” dedim ve kendimi dışarı attım. Kordon’da sallandım biraz. Kafede bir şeyler içmek istedim ondan da vazgeçtim. Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Eve gidip uzanmak en iyisi deyip otoparka yürüdüm.

 

 

Telefonun sesiyle gözlerimi araladım. Koltuğun üstünde dalmışım. Televizyon son ses. Sehpanın üstünde peçeteler, çikolata ambalajları, cips paketleri, biri yarım birkaç boş bira kutusu…  Telefon deli gibi çalıyordu. Uyku mahmuru sağımda solumda aradım bir süre. Neden sonra kumandayla beraber halının üstüne düştüğünü fark edip açtım. Arayan Şeyda’ydı.

“Neredesin sen yahu?” dedi “O kadar çaldırınca meraklandım.”

“Uyuyup kalmışım, kusura bakma.”

“Midye aldım geliyorum. Birkaç tane de bira alacağım.”

Saate baktım onu geçiyordu. Defalarca sabahladığımız için bu saat geç sayılmazdı. “Bira alma!” dedim “Burada yeterince var.”

Onun gelişi sevindirdi beni. Koltuğunun üstünde kestirmeye devam ederek bekledim.

 

Kapıyı açınca torbayı elime tutuşturdu. Ayakkabılarını çıkardı. Hırkasını, çantasını ve anahtarlarını ayakkabılığa bıraktı. Salona geçtik. Yayıntıdan dolayı özür diledim. “Boş ver” dedi koltuğun birine attı kendini. Mutfakta midyeleri bir kaba çıkardım limonları dildim. İki de bira alıp yanına gittim. “Ne iyi ettin.” dedim “Midyeler sıcacık… Midem kıyılmıştı, çok hora geçti.” Bir yandan sohbet ettik, bir yandan biralarımızı içip midyelerimizi yedik. Sohbetin bir yerinde Şeyda durdur ve uzun uzun baktı yüzüme. Sonra dilinin ucunda söyleyemediği bir şey varmış gibi lafı dolandırmaya başladı. Alışık olmadığım bir durumdu bu. Çünkü Şeyda kimi zaman dangalaklık seviyesinde dobra konuşan biridir. Alınacaksın darılacaksın diye sözünü esirgemez, aklından ne geçiyorsa dank diye söyler. Bu sıkıntılı hali beni tedirgin etti. Neden sonra dilinin altındaki baklayı çıkardı. “Bugün ne düşündüm biliyor musun? Daha doğrusu buraya gelmeden az önce…” Ben dudaklarımı büktüm, o devam etti “Aslında buraya bir fikri paylaşmak için geldim.”

“Neymiş o fikir?”

“Beyin ölümü gerçekleşmiş bir insan aslına ölmüştür. Organları makineler yardımıyla çalışır ama o aslında ölüdür. Öyle değil mi?”

“Evet?”

“Makinenin kapatılmasına karar verirsen bu ölüm onaylanmış olacak.”

Meraklı bir ifadeyle ve susarak dinlemeye devam ettim.

“Makineden alınıp toprağa verilecek. Ve sen onu bir daha hiç göremeyeceksin.”

Taze bir yaranın kabuğunu yolarcasına söylediği bu sözler beni hem üzdü hem de şaşırttı ama sözünü bitirmesini bekledim.

“Ben sana onu yeniden görmenin bir yolu var desem...”

Dalga geçtiğini düşündüm önce ama ne kadar şakacı da olsa böyle bir durumda yapmayacağını çok iyi biliyordum. Şaşkınlığım artmış merakım sivrilmişti.

“Nasıl yani?”

Anlatmaya başladı. Tıbbın çok ilerlediğini, pek çok nakil işleminin kolayca yapıldığını ve çok başarılı sonuçlar alındığını anlattı hararetle. Anlattıklarının benimle ve Talat’la bağlantısını kuramıyordum bir türlü ama o anlatmaya devam ediyordu.

“Bu akşam Fatma’yı almaya kocası geldi.” dedi. Fatma, Şeyda’nın ev işlerine yardım eden gündelikçisi. Birkaç aydır Şeyda’nın yanında.

“Eli yüzü düzgün, çok efendi biri.”

“Eeee?”

“Biliyorsun çalışmıyor. Durumları da çok kötü.”

“Ne yapabilirim? Yardım mı edeyim?”

İşte o anda eteğindeki bütün taşları döktü “Sana çok çılgınca gelebilir ama… Diyorum ki Fatma’yla ve kocasıyla konuşsam. Bir miktar maddi yardım karşılığında, Talat’ın yüzünü kocasına naklettirsek…”

O ana değin Şeyda’nın söylediği ya da yaptığı hiçbir şey beni şaşırtmazdı. Ne söylese, ne yapsa mazur görür, kırıklığına verirdim. Biri gelip Şeyda mimarlığı bıraktı, Nepal’e yerleşti dese inanırdım. Ama bu söyledikleri beni şaşkına uğrattı, beynimde kasırgalara neden oldu. Talat’ın yüzünü bir başkasına nakletmek… Çılgınlık değil resmen delilik bu.

“Fiziksel olarak da Talat’a çok benziyor. Tıpatıp aynısı.”

“Sen manyaksın kızım.”

Bütün gece içip bunu tartıştık. Ne söylediysem bir bahane buldu, neye itiraz ettiysem önünde durdu. Giderken tekrar tekrar dönüp “Söylediklerimi iyice bir düşün!” dedi. O gidince duşa girdim. Duştan sonra koltuğa uzandım. Televizyonu açtım, bir iki kanala baktım, bir şey yoktu. Bir film koydum, sıkıldım, kapattım. Uyumaya çalıştım, olmadı. Sabaha kadar bir o yana, bir bu yana dönüp durdum. Bütün gece gözüme bir damla uyku girmedi. Sabah oldu, ben oldum.

 

Ertesi gün ofise geç gittim. Öğleden sonra Hilton’da Buca Nif Villaları’nın lansmanı vardı. Benim için çok önemli bir projeydi ama katılmak gelmedi içimden. Mazeret bildirip sekreterime müteahhit firma yetkililerini atlatmasını söyledim. Haftanın son günüydü. Sezonu kapatmıştık ama Çeşme’ye gidip hafta sonunu yazlıkta geçirmek istedim. Ofiste biraz oyalanıp öğlen gibi yola çıktım. Narlıdere’ye uğradım önce. Birkaç günlük alışveriş yapıp, bir iki lokma da bir şeyler yedim. Çiftlikköy’e vardığımda akşam olmak üzereydi. Haber vermeden geldiğim için Cemal Efendi ve Hatice çok şaşırdı. Cemal üzerinde tulumuyla bahçede uğraşıyor,  dökülen yaprakları topluyordu. Hatice de ona yardım ediyordu. Talat için ne kadar üzüldüklerini, Allah’tan ümit kesilmeyeceğini söylediler, yapacakları herhangi bir şey olup olmadığını sordular. Teşekkür ettim, rahatsız edilmek istemediğimi söyledim. Cemal köpekleri doyurup bağladı. Müştemilata gittiler.

 

Eve çıkıp üstümü değiştim. Üzerime polar bir battaniye alıp verandaya oturdum. Birkaç sigara içtim. Şeyda’nın söylediklerini düşündüm. Onun bu çılgın fikri, kararan hayatıma zayıf bir umut ışığı olmuştu. Olabilir miydi? Talat’ı yaşatmaya devam edebilir miydim? Kararsızlık tüm bedenimi sarıp sarmaladı. Aklım gidip geliyor, beynim yerinden çıkacak gibi zonkluyordu. Gecenin ayazı artınca içeri girdim.

 

Şakaklarımı sıkıştıran bunaltıcı bir baş ağrısıyla erkenden uyandım. Başım uyuşmuş, derim çekilmişti. Bir fincan kahve ile bir ağrı kesici içtim. Denizin tenime işleyen iyot kokusunu içime çektim. Uyandığımı görünce Hatice verandaya özenli bir kahvaltı masası hazırladı. Bahçenin ucunda yetiştirdiği salatalık ve domateslerin son mahsullerinden bir tabak söğüş dildi. Yanına ballı kaymak, birkaç dilim tulum peyniri, tereyağı, zeytin ve bir sürahi keçi sütü… İki dilim de çavdar ekmeği…

 

Kahvaltıdan sonra deniz kenarında yürüdüm biraz. Bir ara kumsalda oturdum. Babetlerimi çıkardım, ayaklarımı kuma soktum. Bir sigara yakıp denizi seyrettim. Deniz sahile iliştirilmiş mavi bir çarşaf gibi sallanıyordu. Balığa çıkan teknelerin patırtısı sabahın sessizliğini yırtıyordu. Uzaklara daldım, yalnızlığımın farkına vardım. Uçsuz bucaksız okyanusun üstünde savrulan küçük bir yaprak gibiydim. Yalnızdım ve çaresizdim.

 

Talat’la üniversitede okurken tanıştık. Ben Dokuz Eylül mimarlıkta okurken o işletmede okuyordu. İlk kez ortak bir arkadaşımızın doğum günü partisinde bir araya geldik. O gün La Sera’da aynı masanın bitişik sandalyelerinde oturduk. Önceleri soğuk takıldık birbirimize. Hiç konuşmadık desem yeridir. Sonra pasta merasiminde, elimizde çakmaklarla sağa sola sallanırken ve “mutlu yıllar” şarkısını hep bir ağızdan söylerken çaktı kıvılcımlar. Karanlıkta çakmakların alevini dalgalandıracağız diye birbirimizin üzerine yattık. Işıklar açılınca birbirimizin yüzüne daha bir dikkatli baktık. “Ben Talat” dedi ve elini uzattı. Elini tuttum, tokalaştık “Ben de Pınar.”

 

O günden sonra hiç ayrılmadık onunla. Okullarımız bitti ama çıkmaya devam ettik. Ben mastır için İTÜ’ye gitmeden önce kendi aramızda söz kesip yüzük taktık. O Kemalpaşa’da bir şirketin personel bölümünde çalışmaya başladı. Ben de dönünce bir inşaat firmasına girdim. Ancak dört aylık bir denemeden sonra serbest çalışmaya karar verdim. Babamın desteğiyle bir mimarlık bürosu açtım. Babam İzmir’in tanınmış ailelerinden birine mensuptur. Parasal anlamda sıkıntı çekmediğim için de cüretkâr bir tavırla cesur atılımlar yaptım. Şu an yirmi kişinin çalıştığı büyük bir mimarlık şirketinin sahibiyim.

 

Talat’ın terfi alıp personel şefi olduğu hafta düğün yaptık. On beş yıl süren mutlu bir beraberliğin ilk adımıydı bu. Bu süre zarfında birbirimizi hep Tanrı’nın bir lütfu olarak gördük. Kavgamız gürültümüz hiç olmadı. Çocuğumuz olmadığı için de bütün ilgimizi ve sevgimizi birbirimize verdik. Talat çok ince ruhlu bir erkekti. Özel günlerimizi hiç kaçırmaz, mutlaka bir sürprizle beni şaşırtırdı. Kimi zaman organize bir akşam yemeği, kimi zaman gecelik bir otel programı… Ama her seferinde yanında özenle süslenmiş bir hediye paketi olurdu. Üzgün olduğumda beni avutur, sıkıntılı olduğumda yatıştırırdı. Eşine zor rastlanır bir hayat arkadaşıydı vesselam.

 

Eve dönüp bahçeyle uğraştım biraz. Cemal’le Hatice de yardım etti bana. Çiçeklerin toprağını havalandırdık, sarmaşıkların uçlarını budadık. Akşamına duş alıp hafif bir makyaj yaptım ve Çeşme limanda bir balık restorana gittim. Denize yakın bir masaya oturup rakı söyledim. Birkaç meze, karides tava, kalamar, salata ve fileto levrekle kendime güzel bir ziyafet çektim. Otuz beşlik rakının son dublesinde Şeyda’yı aradım.

“Neredesin hayırsız?” diye açtı telefonu.

“Çeşme’deyim. Biraz kafamı dinledim. Düşündüm.” dedim ve devam ettim “Fatma’yla bir konuş bakalım.”

“Süperrr!” deyip telefonu kapattı.

 

Pazar günü saat on bir gibi acı acı çalan telefonun sesiyle uyandım. Telefonun ucunda Şeyda “Çok acil İzmir’e gelmen lazım.” diyordu. “Neden?” diye sordum ayılmaya çalışırken. “Akşam senden sonra Fatma’yla kocasını çağırdım eve. Saat üçe kadar konuştuk. Bugün görüşmek istiyorlar seninle.” dedi. Paldır küldür hazırlanıp yola çıktım. Gişelere vardığımda Şeyda’yı aradım. “Önce buluşup bir konuşalım” dedi. Kordon’da Pasaport’a yakın bir kafede buluşmaya sözleştik.

 

Kafeye geldiğimde Şeyda kahvesini içip sigarasını tüttürüyordu. Sarılıp öpüştükten sonra oturdum ve ben de bir kahve söyledim kendime.

“İki daireye bu iş biter.” dedi Şeyda lafı dolandırmadan. “İki çocuğu var Fatma’nın. İlk başta direnmelerine rağmen çocuklarının geleceğini garantiye alacak böyle bir anlaşmaya olur dediler.”

Şaşırmıştım. İşin bu kadar kolay hallolacağını düşünmemiştim çünkü.

“Nasıl olacak peki?”

“Onlar gelince detayları konuşuruz ama iki dairenin tapusunu çocukların üzerine geçirince, adam ameliyat masasına yatacak.” dedi.

“Sonra?”

“Sonra… Fatma boşanacak kocasından. Hasan da seninle evlenecek.”

Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. Duyduklarıma inanamıyordum.

“Yüz yüze konuşunca ikna oldum, Hasan pırlanta gibi biri. Sana Talat’ın yokluğunu hissettirmez.” diye devam etti.

Şeyda’nın söyledikleri vücudumun kimyasını değiştirmişti. O anda bedenimde dolaşan kan çeperlerine sığmaz oldu. Yüzümü ve bedenimi yakıcı bir sıcaklık kapladı. Kafamda binlerce soru peyda oldu. Hiç tanımadım biriyle nasıl evlenebilirdim? Nasıl alırdım onu evime? Anılarıma, duygularıma… Daha Talat’ın yokluğunu sindirmeden, nasıl yeni bir tene dokunabilirdi tenim? Nasıl bağrıma sarabilirdim, nasıl sohbetlerime ortak edebilirdim onu? Yine başım tuttu.

 

Şeyda ardıma bakıp el salladı. Gayri ihtiyari başımı o yöne çevirdim. Eşarplı bir kadın yanında orta yaşlı bir adamla bize doğru yönelmişti. Heyecanla “Bunlar mı?” diye sordum Şeyda’ya. “Evet, onlar.” diye yanıtladı. Gelip masaya oturdular. Şeyda gelenlerle tanıştırdı beni. Ürkek ve şaşkın tokalaştık. Şeyda uzatmadan konuya girdi, şartlarımızı ve prosedürü anlattı. Ben sınavı kötü geçmiş bir öğrenci gibi pusup onu dinledim. Önümüzdeki hafta tapu devirlerinin yapılacağını, akabinde mahkemeye başvurup dilekçe verileceğini, boşanma gerçekleşince naklin yapılıp yeni nikâhın kıyılacağını anlattı seri bir şekilde. Onlar da benim gibi mahcup bir ifadeyle Şeyda’yı dinlediler. Zaman ilerledikçe biz de dâhil olduk bu sohbete. Herkes çekincelerini ve isteklerini dile getirdi. Hasan’la da karşılıklı birkaç konuşma yaptık. Hasan fiziksel özellikleri ile Talat’ın bire bir kopyası gibiydi. Yüz hatları, kolları, uzun ve ince parmakları, geriye taradığı saçları, geniş göğsü ve kaslı vücuduyla Talat’a ikizi kadar benziyordu.

 

Sohbet uzadıkça birbirimize ısınmaya başladık. Duygularıma şaşırarak Hasan’a karşı bir yakınlık hissetmeye başladım. Fatma’nın tehditkâr bakışlarına rağmen ona özel sorular sormaya başladım. Hobilerini, fobilerini, alışkanlıklarını vesaire… Konuşmalardan sıkılan Fatma kalkmak için izin istedi. El sıkışıp ayrıldık. Hasan’la tokalaşırken içimden bir şeylerin ona doğru aktığını hissettim. Şeyda “Eş dost vasıtasıyla tüm bu işlemleri en kısa sürede hallederiz.” dedi en son. Onlar gittiler, biz oturmaya devam ettik. Şeyda’nın gözlerinin içine bakarak “Olur bu iş.” dedim.

 

Pazartesi günü iki tane evin tapusunu çocukların üzerine geçirdim. Onlar da aynı gün dilekçeyi mahkemeye verdiler. Şeyda iki gün sonraya duruşma tarihi aldı. Anlaşmalı boşanma tek celsede gerçekleşti. Şeyda başhekimle görüşüp nakil için hafta başına randevu aldı. Sekiz saat süren bir operasyonla nakil işlemi gerçekleşti. Talat’ın fişini çektiler, işlemleri tamamlayıp defini gerçekleştirdik. Artık dul bir kadındım.

 

Hasan’ın hastaneden taburcu olması üç ayı buldu. Bu süre zarfında Şeyda’yla beraber onu hastanede hiç yalnız bırakmadık. En iyi şekilde bakılması için elimizden geleni yaptık. İlk başlarda birkaç kere Fatma da geldi hastaneye. Bir ziyaretçi gibi sandalyenin ucuna ilişip sessizce seyretti eski kocasını. Ama sonra ayağını çekti ve bir daha da hiç uğramadı.

 

Hasan’ı eve getirdiğimde yüzündeki şişlikler henüz inmemişti. Bakınca Talat’ı andırıyordu ama alıcı gözle hiç alakası yoktu. Sadece Şeyda ile kocasının katıldığı ve şahidimiz oldukları son derece mütevazı bir törenle evde nikâhlandık Hasan’la. Onun için iyileşene kadar kalacak bir hemşire ayarladım. Yirmi dört saat Hasan’la ilgileniyordu. Yediriyor, içiriyor, yaralarının pansumanını yapıyordu. Onun yaşadığı bu süreç bir nebze acımı unutturmuş, benim için de bir meşgale olmuştu. Gündüz şirkette işlerime koşturuyor, akşam da gelip onunla ilgileniyordum. Ama Hasan evin içinde bir mülteci gibiydi. Ezik ve tedirgin davranıyordu. Onu bu duygudan kurtarmak için elimden ne gelirse yapıyor, bir dediğini iki etmiyordum. Yaraları iyileşip yüzündeki ödem indikçe bir metafor gibi Talat’a benzemeye başladı. Artık her eve gelişimde, sevdiğim adama biraz daha benzeyen biri karşılıyordu beni.

 

Sevgililer günüydü. Deniz Restoran’da iki kişilik rezervasyon yaptırdım. İşyerinden arayıp akşam çıkacağımızı söyledim. Yaraları tamamen iyileşmiş, Talat’ın kopyası olmuştu. Bir tanemle yeniden yemeğe çıkacak olmanın heyecanıyla işten erken çıkıp kuaförüme gittim. Kırıklarını aldırıp saçlarımı boyattım. Manikür, pedikür, sir, makyaj derken komple bir bakımla geceye hazırlandım. Eve uğrayıp onu aldım. Restorana geldiğimizde saat dokuzu geçmişti. İkimiz de sigara içtiğimiz için dışarıda bir masaya oturduk. Serin bir İzmir akşamıydı, polarları sırtımıza aldık. Bir şişe Sarafin Chardonnay söyledim. Hangi balığı yiyeceğimizi sordum. Tercihi bana bıraktı. “Laos olur mu?” dedim “Olur.” dedi. Garson şarabı getirip açtı ve tatması için kadehi ona verdi. Hasan tatmadan kadehi bana uzattı. Onayımla garson kadehlerimizi doldurdu. Mezelerin seçiminde de tercihi bana bıraktı. Kuverin tamamlanmasının ardından yemeğimize başladık. Tüm çabalarıma rağmen üzerindeki çekingenliği bir türlü atamadı. Yemek boyunca toplasan on beş dakika konuşmadık. Ama ben bütün gece onu seyrettim. Posla birlikte hesabı istedim. Ödemeyi karttan yapıp bir miktar da bahşiş bıraktım ve kalktık. Yol boyunca ağzını bıçak açmadı.

 

Gece yarısını az geçe eve geldik. Enstrümantal, soft bir müzik koydum. Kilerden bir şişe şampanya çıkardım, iki de kadeh aldım. “Bu bizim ilk sevgililer günümüz” deyip onun için aldığım hediyeyi verdim. Deri kayışlı, siyah kadranlı klasik bir Mont Blanc… Neredeyse ikinci el bir araba parası ödedim bu saate. Hediyesini açtı. Evirdi, çevirdi, bileğine bağladı. Kolundayken yeniden inceledi. “Bunun rakamları ne biçim?” dedi.

“Romen rakamları…”

Memnuniyetsiz bir tavırla “Güzelmiş, sağ ol.” dedi. “Ben sana bir şey alamadım. Durumları biliyorsun.” diye devam etti.

Ekonomik anlamda bana bağımlı olması onu üzüyor, eksikli hissettiriyordu. Onu rahatlatmak için “Olur mu hiç? Bu sefer ben aldım, gelecek sefer sen alırsın.” dedim.

 

Restoranda sadece iki kadeh şarap içmiştim. Beraber olacağımız bu ilk gece iyice kafayı bulmak ve kendimden geçmek istiyordum. Her ne kadar ölümü takdiri ilahi olsa da Talat’a karşı içimde derin bir pişmanlık gizliydi. Ama karşımda onun yüzünün olması beni az da olsa rahatlatıyordu. Şampanyayı açmasını istedim. Tirbuşon sordu. Tirbuşona gerek olmadığını, teli söküp mantarı elle çıkarabileceğini söyledim. Aynısını yaptı ancak şişeyi fazla salladığı için şampanya köpürdü ve dökülmeye başladı. Telaşla kadehlerimize doldurduk. Ayaklı lambanın zayıf ışığında içkimizi yudumlayıp sohbet ettik. Talat’ın zihnimi dinlendiren, ruhumu okşayan muhabbetinden eser yoktu. Arada kaba saba sözler de kaçıyordu ağzından. Sesindeki ton farkına rağmen alıştığım yüz hatlarıyla karşımda konuşan Talat’tı. Sanki ciddi bir depresyon geçirmiş ve huyu suyu değişmiş gibiydi.

 

Uzun süre içtik. Ben aradaki açığı kapatmak için ondan daha fazla içiyor, ona bir dolduruyorsam kendime iki kadeh koyuyordum. Şişenin dibini görünce “Yatalım artık.” dedim. İtiraz etmeden kabul etti. Kadınsız geçen onca zamandır onun da bilendiğini ve beni arzuladığını hissettim. Yatak odasına çıktık. İçeri girdiğimde serin bir yelin tenimi okşadığını hissettim. Ürperdim. Talat’la ilk gecemiz geldi aklıma. Gerdek gecemiz. Uzun süre beraber olmamıza rağmen düğünden sonraki ilk gecenin yani gerdek gecesinin özel bir anlamı vardı. O yüzden ikimiz de çok heyecanlanmıştık. Beni gelinlikler içinde kucağına alıp yatak odasına kadar taşımıştı. Çılgınca eğlendiğimiz ve neredeyse hiç oturmadığımız o gece hayli yorulmuştuk. Dizlerimizde derman kalmamıştı. Ona rağmen bu odaya ilk adım attığımızda bütün yorgunluğumuz uçup gitmiş, tüm bedenimizdeki kan organlarımıza yürümüştü.

 

Gece lambasını açıp ışıkları söndürdüm. Bu gece için aldığım bordürleri dantelli geceliği giymeye hazırlanırken o çoktan soyunup kendini yatağa atmıştı. Kırmızı tek parça saten geceliğimi üzerime geçirip yorganın altına girdim. Talat’ta olduğu gibi ruhumu okşayan romantik sözler ve yumuşak dokunuşlar beklerken, kızışan bir hayvan gibi üzerime çöktü. Nasırlı elleriyle bedenimi sıkmaya ve arsızca dudaklarımı öpmeye başladı. Servise yetişmeye çalışan vardiyalı işçi telaşıyla, beni hazırlamadan kazı çalışmalarına başladı. Canım yanıyor, içim acıyordu. Erkekliği Talat’ınkinden iri, temel çalışması yaptığımız kepçe gibi sert ve kabaydı. Dur durak bilmeden, bir piston gibi sevişiyordu. İşini bitirdi. Atımları kesilinceye kadar üzerimde kaldı. Sonra kalktı ve “Ben banyoya giriyorum. Abdest alacağım.” dedi. Ne olduğunu anlamadım, bir kasırga gibi esip geçmişti.

 

Ertesi gün öğlene doğru arayıp “Ben mahalleye gideceğim, arkadaşlarla buluşacağım.” dedi. Akşam yemeğini tek başıma yedim. Gece on bir gibi geldi. Kör kütüktü. “Takıldık biraz.” deyip yattı. Sabah işe giderken o da kalktı, hala sarhoştu. “Biraz para bırak.” dedi. Beş yüz lira bıraktım sehpanın üstüne. O gece gelmedi. Aradım, telefonu kapalıydı.

 

Gündüz işten aradım. “Akşam neredeydin?” diye sordum. “Arkadaşlar bırakmadı. Sabahladık.” diye cevapladı. Akşam eve geldiğimde, televizyonun karşısında buldum onu. Bira içiyor, maç seyrediyordu. Yanına oturdum, sohbet açmaya çalıştım. “Dur biraz, milli maç var. Sonra konuşuruz.” dedi. Bir kitap alıp koltuğun birine çöreklendim. Maç bitince “Ne yemek var?” diye sordu. Yardımcımın hazırladığı yemekleri ısıttım, yedik. Ben kitabıma devam ettim, o bir mafya dizisi açtı. Gece ilerleyip televizyonun karşısında mayışmaya başladığında kitabımı kapattım ve “Yatalım mı?” diye sordum. Homurdanarak doğruldu ve şişenin dibinde kalan birayı kafasına dikti. Yukarı çıktık. Beni sertçe yatağa itti ve küstah pozisyonlarla becerdi. İşi bitince sırtını dönüp horlamaya başladı. Sabah kalkınca para istedi yine, bıraktım.

 

Birbirinden farksız günler yaşamaya başlamıştım. Sabah oluyor, para istiyor, benim arkamdan dışarı çıkıyordu. Akşamına azgın bir boğa gibi üstümde tepiniyor, sonra sırtını dönüp sızıyordu. Ertesi gün yine aynı seremoni… Ne bir sohbet, ne bir muhabbet… Siyah beyaz bir hayat yaşamaya başlamıştım. Şeyda’nın aklına uyup korkunç bir kâbusun içine atmıştım kendimi. Bu adam, ilk intibaımın aksine tam anlamıyla bir öküzdü. Ne tatlı bir sözü, ne gönül alan bir jesti vardı. Düzayak, basmakalıp bir maçoydu. Yavaş yavaş büyük bir yanlış yaptığımı düşünmeye başladım. Onun sayesinde âşık olduğum adamdan, Talat’tan da nefret etmeye başlamıştım. Yüzünü görmek için bu belaya bulaştığım Talat sanki evrim geçirip bir canavara dönüşmüş, küstah ve bencil bir yaratık olmuştu.

 

Şeyda’yı aradım “Öğlen çıkıp bir şeyler yiyelim.” dedim. Alsancak’ta bir kafede buluştuk. Şeyda ruh halimin iyi olmadığını hemen anladı “Senin canın sıkkın, bir sorun mu var?” dedi.

Şeyda’yla bu arada yaptığımız görüşmelerde yeni evliğimin iyi gittiğini, sorun olmadığını söylemiştim. O da benim adıma sevinmiş ve mutluluklar dilemişti. Ama gün geçtikçe gerçek yüzü ortaya çıkan bu adamın ne menem bir şey olduğu konusunda hiçbir bilgisi yoktu.

“Hasan kelimenin tam anlamıyla bir öküzmüş.” dedim.

Şaşırdı “Nasıl yani?” dedi.

“İşi gücü yiyip içmek ve bir hayvan gibi beni becermek” dedim.

Şaşırdı ve üzüldü.

“Kalkıştığım bu işten son derece pişmanım, boşanmak istiyorum.” dedim.

Şeyda yatıştırıcı bir ses tonuyla “Acele etme. Patronun kim olduğunu göster ona.” dedi.

“Nasıl?” diye sordum çaresiz bir ses tonuyla.

“O evin patronu sensin. Arpasını kes, haddini bildir.” dedi.

Çalışmadığı için bana muhtaç olduğunu, bu yüzden de her istediğini yaparak onu şımartmamam gerektiğini söyledi. Çaresizdim ve Şeyda’nın söylediklerine dört elle sarıldım.

 

Istırap dolu bir gecenin ardından Hasan yine buyurgan bir ses tonuyla “Para bırak bana!” diye emretti. “Ne yapacaksın parayı?” diye sordum. “Bir iki bir şey alacağım. Bütün gün evdeyim, bira falan alırım.” dedi. Yumuşak bir ifadeyle bugün para bırakmayacağımı söyledim. Yerinden hışımla kalkıp, yüzüme okkalı bir tokat patlattı. Neye uğradığımı şaşırdım. “Bu işleri başıma sen açtın. Evimden barkımdan ettin beni. Ne istersem sike sike yapacaksın.” dedi. Neye uğradığımı şaşırdım. Boğazıma yapışıp tehditlerine devam etti. Gözyaşlarıyla kendimi dışarı attım. Arkamdan savurduğu küfürlere kulaklarımı tıkadım. Arabayı çalıştırıp yola koyulduğumda kapının önünde avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

 

Talat hassas bir erkekti. Beni incitecek tek bir söz bile söylememişti. Şimdi yaşadığım ve hak etmediğim bu davranışlar gururumu yaralamıştı. Ofiste bütün gün ağladım.

 

Ayaklarım geri geri giderek geldiğim evde, âşık olduğum adam yerine can düşmanım karşıladı beni. Bir lokma bir şey yemeden yattım. Yanıma gelip sitemlerine devam etti. “Evimden, karımdan, çocuklarımdan kopardın beni.” diye serzenişte bulundu. Kalktım “Boşanalım o zaman” dedim. Bu isteğim üzerine beni yataktan çekip gözümün üzerine okkalı bir yumruk yapıştırdı. Gözüm karardı, yatağa düştüm. “Beni maymuna benzettikten sonra boşanmak mı istiyorsun?” diyerek üzerime çöktü. Saçlarımı eline dolayıp şuursuzca tokatlamaya başladı. Aldığım darbelerle bitkin düşen bedenim bir patates çuvalı gibi yuvarlandı. Acılarım içimdeki öfkeyi körükledi “Allah belanı versin senin!” diye haykırdım. Bu sözlerim raydan çıkmış öfkesini körüklemekten başka işe yaramadı. Üzerime abanıp boğazıma sarıldı. Nefessiz bırakmak istercesine boğazımı sıkmaya başladı. Son bir hamleyle üzerimden attım onu. Yatağın kenarından aşağı yuvarlandı. Hızı kesilmiş, öfkesi hafiflemişti. Beni bıraktı ve kapıyı çarparak dışarı çıktı.

 

Yatağın üstünde çaresiz ve aciz bir şekilde gözyaşlarına boğuldum. Hak etmediğim bir muameleye maruz kalmanın derin acısı içinde, komedinin çekmecesini açtım. Talat’ın ihtiyat için sakladığı ruhsatsız tabancasını aldım. Eylemlerim beynimin komutlarından bağımsız olarak gelişiyordu. Mekanizmayı kurup mermiyi tabancanın ağzına verdim. Yaşadığım ıstırabın derin acısıyla şuursuz bir şekilde aşağı indim. Hasan banyoya girmişti. Kapıyı araladım içeri süzüldüm. Bir sigara yakıp klozetin üstüne abanmıştı. Beni elimde silahla görünce şaşırdı ve toparlanmaya çalıştı. Hiçbir şey söylemeden tetiğe bastım. Merminin banyonun fayanslarında yankılanan sesi bir kamçı gibi bedenimi sarstı. Sevdiğim, âşık olduğum adamın yüzü fayansın sert yüzüne çarptı, bedeni banyonun zeminine yuvarlandı. Fıstık yeşili döşeme yavaş yavaş sızan ve çoğalan kanıyla kızıla boyanmaya başladı. Elimdeki silah parmaklarımın arasından kayıp zemine düştü. Dizlerimin üstüne çöktüm. Sevdiğim adamı ikinci kez kaybettim. Ama bu sefer onu ben gönderdim.