Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

SATILIK AİLE

OYUN

(İki Perde)

 

KARAKTERLER

Pazarlamacı (Ömer)

40 yaşlarında. Katalogla mal satan bir pazarlamacı. Yakın zamanda iflas ettiği için ciddi bir ekonomik sıkıntı içinde. Tek çocuğu olan kızını da bırakarak, yaşadığı buhran nedeniyle eşinden ayrılmış. Eğitimli, zeki, ancak uğruna işini kaybedecek kadar hırslı ve gözü kara biri. Çabuk zengin olma hayalleriyle, kriz öncesinde kullandığı yüksek miktarlardaki banka kredileri yüzünden borca batmış, sıfırı tüketmiş. Bunun yanında yetiştiği kültür nedeniyle ahlaki ve insani değerlere bağlı biri.

 

Müteahhit (Bünyamin)

60’lı yaşlarda, iç Anadolulu, kısa boylu - kalın yapılı, zeki, kurnaz, ancak eğitimsiz, kaba saba konuşan, sonradan görme bir müteahhit. Paranın gücüne inanan, parayı insani değerlere tercih eden biri. Böbürlenmeyi, hava atmayı ve insanları küçümsemeyi adet edinmiş, sözünü sakınmayan, aklına geleni söyleyiveren biri.

 

Müteahhidin Yeğeni (Cafer)

24 – 25 yaşlarında saf ve temiz, ince uzun yapılı, müteahhidin baldızının oğlu. Eniştesi tarafından bir servet ödenerek, yurt dışında – Yeni Zelanda’da – paralı üniversite eğitimi gören, ancak kafası çok çalışmadığı için başarılı olmayan bir öğrencidir. İnşaat mühendisliği üzerine eğitim almakta, tatilde olduğu kış aylarında pratik amaçlı olarak eniştesinin yanında çalışmaktadır.

 

Baba (Ragıp)

70’li yaşlarında Emekli bir albaydır. Geçirdiği felç nedeniyle tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuştur. Normalde sert mizaçlı ve inatçı bir kişiliğe sahip iken, hastalığı nedeniyle huysuzluğu daha da artmıştır. Mesleki prensiplerini özel hayatına da taşıyarak, ailesini bıktırmıştır. Kuralcılığı ve önyargıları nedeniyle, oldukça zor bir insandır.

 

Anne (Safiye)

60 yaşlarında fakat bakımlı bir kadındır. Takıya, mücevhere, giyim – kuşama düşkündür. Para harcamayı, kumar oynamayı sever. Evine çok bağlı olmayan, arkadaş grubu ile seyahat etmeyi, konken partileri düzenlemeyi seven biridir. Huysuzlukları nedeniyle, eşiyle arası çok iyi değildir.

 

1.Kız (Deniz)

35 yaşlarında, diğer kızla çift yumurta ikizi olan, saf, iyi kalpli, yardımsever, neşeli, cıvıl cıvıl bir insandır. Babasının huysuzlukları yüzünden yuva kuramamıştır. Erkeklere karşı ilgili ve sıcaktır.

 

2.Kız (Filiz)

Diğer kızın aksine suratsız, kötü ve sevimsiz biridir. Erkeklerden nefret eder, sinirli ve saldırgandır. Çok kitap okur, bilgili ve zekidir. Ama aklı çoğu zaman kötülüğe çalışır. Bekardır ama bununki babasından değil kendindendir.

 

Oğul (Kerem)

30’lu yaşlarda baba parası yemeğe alışmış, haylaz, hovarda ve gamsız biridir. Dünyayı umursamayan, anı yaşayan, kolaycılığı seçmiş biridir. Bir mesleği ve işi yoktur, evliliği ailesinden sızdırdığı paralarla yürütmektedir.

 

Oğlanın Karısı (Melda)

35 yaşlarında, açıkgöz, içten pazarlıklı ve dedikoducu bir kadındır. Kerem’in ailesiyle, yapmacık bir ilişki içindedir. Ev işleriyle hiç alakası olmadığı için, kocası gibi asalak bir yaşantıyı benimsemiştir. Hesapsız harcamaları nedeniyle eşiyle sık sık sorun yaşamaktadır.

 

Hizmetçi (Fatma)

25 yaşlarında, yoksul ve güzel bir kızdır. Aile ile birlikte kalmakta, ailenin temizlik, yemek, ev işleri hizmetlerini görmektedir. Dürüst ve aklı başında biridir.

 

Şoför (Murat)

30 yaşlarında, evli ancak çapkın, fırlama ve argo biridir. Ailenin şoförlüğünü yapmakta, ayak işlerini görmektedir. Elinden her iş gelir, babanın sağ koludur.

 

 

 

 

  1. PERDE

 

Tablo 1: Tanışma

 

Malikânenin salonu. Sahnenin ortasında bir koltuk takımı, takımın önünde bir sehpa vardır. Arka duvarda birkaç tablo, sahnenin solunda yemek masası ve sandalyeler, sahnenin sağında ise fiskos takımı. Bina giriş ve mutfak sahnenin solundaki kapıda, diğer odalar ise sağındaki kapıdadır.

 

Kahvaltı sonrası, Deniz ve Filiz koltukta sohbet etmektedirler. Filiz seyircinin tam karşısındaki koltukta oturmaktadır. Bacakları bitişik, elleri dizlerinde, tedirgin ve asık suratlıdır. Deniz yan taraftaki koltuktadır.

 

Deniz: (Heyecanla) Düşünsene, neredeyse otuz yıl oldu.

Filiz: (İfadesizce tam karşıya bakarak) Hiç ilgimi çekmiyor.

Deniz: Hiç merak etmiyor musun?

Filiz: Ihı.

Deniz: Tipini, boyunu posunu…

Filiz: (Kararlı) Ihı.

Deniz: Dün gibi hatırımda. (Hayal kurar) İlkokul birdi. Çok emin değilim belki de iki.

Filiz: (Bilmiş bir tavırla) İkiydi.

Deniz: Her neyse. Halamla beraber gelmişlerdi, hatırlıyor musun? Üzerinde bordo bir ceketle, gri bir pantolon vardı. (Filiz’e) Eniştem var mıydı?

Filiz: Hayır. (Sinsi bir tebessümle) Korkudan gelememişti.

Deniz: Evet, evet hatırladım, eniştem yoktu. (Hayale döner.) Saçlarını briyantinlemiş, boynuna da atkısını asmıştı. Kapıyı açınca… Halamla hiç ilgilenmeden, önce ona hoş geldin demiştim.

Filiz: Sapık.

Deniz: Ne yapayım ya, çok etkilenmiştim. Halam “Deniz kızım, bak ben de geldim” deyince ne utanmıştım.  Suratım domates gibi olmuştu.

Filiz: Ağzının payını aldı ama.

Deniz: Öyle deme, çok ayıp oldu.

Filiz: Çok iyi oldu. Sen git, ailenin fikrini almadan dul bir adamla evlen. Ne bekliyordu? Babam az bile yaptı.

Deniz: Gönül işi bu, ne yapsın kadın?

Filiz: Gönül mü? Ne gönülü ya? Adam boşanmış kızım. Hem de çocuklu.

Deniz: Babam duyunca ne üzülmüştü. Tam bir hafta, ağzına bir lokma bir şey koymamıştı.

Filiz: (Kızgın) Bir de utanmadan mektup yazmış, en ince detayına kadar anlatmış rezilliğini.

Deniz: Aşk böyle bir şey işte. (Duygusallaşır) Âşıksan, gözün hiçbir şeyi görmez.

Filiz: Aşkmış, ne aşkı ya? Bal gibi aptallık… Genç ve güzel bir kadının, ikinci el bir herifle ne işi olur?

Deniz: Tamam, tamam uzatma. Seninle laf dalaşına girecek halim yok. Duygusuzsun kızım sen, tek kelimeyle duygusuz.

Filiz: Canım benim. Sen çok duygusalsın da ne oldu? Başın göğe mi erdi. (Öğretmen edasıyla) Bak Deniz’ciğim, duygularını mantığınla dizginlemezsen, hızını alamaz, bayırdan aşağı yuvarlanır gidersin.

Deniz: Hı. Babam gibi konuşmaya başladın yine.

Filiz: O nerede sahi? Bu saate çoktan böğürmeye başlardı.

Deniz: Baban hakkında düzgün konuş.

Filiz: Kötü bir şey demedim ki. Sabah yoklamasına geç kaldı, merak ettim sadece.

Deniz: Bu gün önemli bir gün onun için. Her zamankinden daha huysuz olacağına bahse girerim. Çocuğu çok hırpalamasa bari…

Filiz: Hiç şüphem yok. Bu ikinci raunt, birincisinden daha çetin geçecektir.

Deniz: Sancıları bir hafta öncesinden başladı zaten. Durup, durup vazgeçiyor satıştan.

Filiz: O biraz zor canım. Pazarlık yapılmış, iş bitmiş. Neyin vazgeçmesi?

Deniz: Hiç belli olmaz.

Filiz: Kızım adama haber vermişsin, o da kalkmış taaa Avustralya’dan yola çıkmış, geliyor. Ne diyeceksin gelince “Oğlum biz düşündük taşındık, bu işten vazgeçtik.” Oldu canım, başka arzun?

Deniz: (gülümser) Babamı tanımıyorsun sanki.

Filiz: Vallahi ben onu bunu bilmem. Bu kadar koşuşturmadan sonra, babam bu işten vazgeçerse, Bünyamin kesin vurur onu.

Deniz: O adamı hiç gözüm tutmuyor biliyor musun. Görünce tüylerim diken diken oluyor. Avına sinsice yanaşan bir timsahtan farkı yok benim için.

Filiz: Adamın suçu ne kızım, işini yapıyor. Kurtlar sofrasındaysan, masada kuzu kuzu oturamazsın.

Deniz: Bu yere olan ilgisine çok anlam veremiyorum, işin açıkçası. Poyrazköy, İstanbul’un bir ucu. En lüks villaları yapsan kim oturur orada?

Filiz: Öyle deme, elli dönüm yerden bahsediyoruz. Hem de boğaz manzaralı. Şimdi değil belki ama bir on beş, yirmi sene sonra oraları çok değerlenecek. Adam da bugünden yatırım peşinde.

Deniz: Onun işine göre buralarda bir sürü yer var. Niye özellikle bizimkisi?

Filiz: Takma kafana, biz alacağımız paraya bakalım. O ne yaparsa yapsın.

Deniz: Benim içimde, yine de bir kurt var.

Filiz: Boş ver şimdi kurtu murtu. Bu iş halloldu mu, yırtık demektir. Hemen kendime bir ev alıp, intikalimi gerçekleştireceğim bu yarı açık ceza evinden.

Deniz: Çok hayalperest olma istersen. Babam o parayı dağıtmaz.

Filiz: On altı milyondan bahsediyoruz kızım, (vurgulu) on altı milyon. Boru değil. Eski parayla on altı trilyon eder. Sekizi Ömer’in, sekizi bizim. Babamın paraya mı ihtiyacı var? Hem ne yapacak o kadar parayı, bu saatten sonra?

Deniz: Emekli Albay Ragıp’tan bahsediyoruz, hatırlatmak isterim.

Filiz: Ben onu bunu anlamam. Hisseme düşeni alır, keyfime bakarım.

Ragıp: (İçerden bağırır.) Fatmaaa…

Filiz: Gözün aydın, başladı curcuna.

Ragıp: (İçerden) Nerede bu kız yahu?

Fatma: (Mutfaktan çıkar. Havluyla elini kurulamaktadır. Telaşla önlerinden geçer, öbür kapıya giderken) Geldim Ragıp bey, geldim.

Filiz: Hadi kızım hadi, acele et biraz. Kaplan kafesten çıktı.

Deniz: Duyarsa görürsün sen.

Filiz: (Umarsız, ağzını büker.) Çok da umurumda, duyarsa duysun. (Hesapçı bir edayla) Şu iş hayırlısıyla bir hallolsun…

Deniz: Uçaktan inmiş midir acaba?

Filiz: Kim?

Deniz: Kim olacak, Ömer.

Filiz: Aktarmalı mı gelecekti o?

Deniz: Hayır, direkt gelecekmiş. Melbourne İstanbul.

Filiz: İnmiş olabilir belki. Ama adam kaç saattir yolda, belki önce bir otele gidip, bir iki saat kestirir, ondan sonra gelir.

Deniz: Ne telefonu var elimizde, ne de başka bir şeyi. Nasıl ulaşacağız kendisine?

Filiz: Merak etme kızım, paranın kokusu keskindir, her yerden duyulur. O koklaya koklaya bulur bizi, sen canını sıkma.

Deniz: Çok merak ediyorum, değişmiş midir acaba?

Filiz: Sana bir şey söyleyeyim mi? (Öbürü onaylarcasına başını sallar) Hastasın sen.

Ragıp: (Fatma’nın ittiği tekerlekli sandalyeyle içeri girer. Üzerinde işlemeli parlak bir robdöşambr vardır. Kızlara) Safiye Hanım teşrif etmedi mi daha?

Filiz: Size de günaydın sevgili babacığım.

Ragıp: Günaydın, günaydın. Nerede anneniz?

Filiz: Gece onunla yatan sizsiniz, biz nereden bilelim.

Ragıp: Yahu yarım saat önce kalktı yataktan, gelmedi mi hala?

Deniz: Banyoda olabilir babacığım.

Ragıp: Her neyse biz başlayana kadar gelir. (Fatma’ya) sen hazırla masayı.

Fatma: (Ragıp’ı masanın yanına götürüp, oradan mutfağa geçer.)

Deniz: Biz kahvaltı yaptık baba.

Ragıp: Yaptınız mı? Yahu, kaç kere söyledim size. Yemekler hep beraber yenecek. Bu ailenin kuralları, gelenekleri var.

Filiz: Erken kalkmak da o geleneklerden biri olsa…

Deniz: (Durumu toparlamaya çalışarak) Sizi rahatsız etmek istemedik, çabucak atıştırdık bir şeyler…

Ragıp: Hayır efendim olmaz. Biz bir aileyiz. (Ders verir gibi) Aile olmanın en önemli emarelerinden biri nedir?

Filiz: Nedir?

Ragıp: Birlik, beraberlik. Bakınız, orduda da bu böyledir. Türk ordusu neden bu kadar güçlü sanıyorsunuz?

Filiz: Beraber yemek yedikleri için.

Ragıp: Dalga geçme. Birlik ve beraberlik ruhuna sahip olduğu için. Herkes kafasına göre hareket etse, bu kudrete sahip olabilir mi?

Deniz: (Mahçup) Olamaz.

Ragıp: Aferin, olamaz. Ne demiş atalarımız birlikten kuvvet doğar. Bir elin nesi var iki elin sesi var.

Filiz: Birde şey demişler “Erken kalkan çok yol alır.”

Ragıp: Ne alakası var şimdi bunun birlikle beraberlikle?

Filiz: Yok ben kahvaltı için söylemiştim onu, hani siz atasözlerine başlamışken…

Ragıp: Terbiyesizlik yapma. Ben ne diyorum, sen neler saçmalıyorsun. Yemekler hep beraber yenecek, lamı cimi yok. (Duraklar) Anlaşıldı mı?

Filiz – Deniz: (Beraberce) Anlaşıldı komutanım. (Kapının zili çalar. Birbirlerine bakarlar.)

Deniz: (Kısık ve sevinçli bir sesle, Filiz’e) Geldi, geldi.

Ragıp: Kim bu şimdi, sabahın köründe?

Deniz: Ne sabahı babacığım, neredeyse öğlen oldu.

Fatma: (Mutfaktan çıkar, kapıya gider.)

Ragıp: Öğlenmiş. Ömrüm, sabahın altısında kalkmakla geçti yahu. Emekliliği de mi içtima ile geçireceğiz.

Deniz: Haklısınız babacığım.

Ragıp: Siz niye erkenden kalktınız bugün? Karga bokunu yemeden…

Deniz: (Mahçup) Şeyyyy…

Filiz: (Toparlamak için) Var mı öyle bir şey gerçekten? Karganın şeyini yemesi yani…

Ragıp: Ne bileyim ben. Öyle derler işte, çok erken kalkanlara.

Fatma: (Misafirleri getirir, mutfağa geçer.)

Kerem: (Girer) Dikkkaaattt.

Ragıp: Vay, vay, vay. Kimler gelmiş?

Kerem: (Babasının önünde esas duruşa geçer.) Kerem Öztekin İstanbul, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım. Arz ederim.

Ragıp: Rahat asker, rahat. Hoş geldin.

Kerem: Babaların en yakışıklısı. (Sarılır. Babasının yanında kalır.)

Ragıp: Başlama yine.

Melda: Yalan mı Allah aşkına.

Ragıp: Melda.

Melda: Vallahi babacığım, her seferinde daha iyi görüyorum sizi. Neyse bu işin sırrı, bize de söyleseniz…

Filiz: (Deniz’e) Yağdanlıklar geldi.

Melda: (Kızlara döner.) Kızlar. Günaydın.

Deniz: (Sahte bir gülücükle) Tünaydın.

Filiz: Hoş geldiniz. Biz de tam kahvaltıya oturuyorduk. Kaynananız seviyormuş.

Kerem: Sahi annem nerde? Nerde benim papatyam?

Ragıp: Banyoda… Bir saattir. Ne yapıyorsa?

Kerem: Kadınlar böyledir babacığım. Onların işine akıl sır ermez.

Melda: (Şımarık) Keremmm?

Kerem: Sen hariç hayatım, sen hariç. Genelde diyorum.

Ragıp: Sabahın köründe dolduruyor küveti ağzıyla bir, saatlerce yatıyor. Sonra, Ragıp ödesin su faturalarını. Hadi, hadi geçin masaya, o da gelir şimdi.

Kerem: Yok yemeyelim biz. Gelirken atıştırdık bir şeyler.

Ragıp: Olur mu öyle şey canım. Hadi geçin masaya hemen.

Melda: (Masaya otururken) Aslında babacığım, Kerem de, ben de, şu sıralar yediklerimize çok dikkat ediyoruz.

Ragıp: Hayırdır? Hayırlı bir haberiniz mi var yoksa?

Kerem: Yok, yok o anlamda değil. Formumuzu korumaya çalışıyoruz da. O yüzden fazla yemiyoruz.

Filiz: Salamlar, jambonlar gelince görürüm ben sizi.

Kerem: Efendim ablacığım bir şey mi dedin?

Filiz: Yok Keremciğim bir şey demedim. İkinizin de maşallahı var diyorum, perhiz neyinize.

Melda: Öyle deme tatlım. İnsanın belli bir yaştan sonra yediklerine çok dikkat etmesi lazım. Hele bir de çocuk oldu mu, kadınlar şak diye alıyor kiloyu.

Ragıp: Bırakın şimdi kiloyu falan, ben en kısa zamanda bir torun istiyorum. Kaç sene geçti yahu?

Fatma: (Girer, tabakları masaya dizer.)

Melda: Babacığım biz de çok istiyoruz da… Kerem’in şu iş durumları bir hallolsa…

Kerem: (Konuyu değiştirmek için) Abla siz niye gelmiyorsunuz? Hadi şöyle hep beraber, ailecek bir kahvaltı yapalım.

Deniz: Kerem’ciğim biz erken kalktık bu sabah.

Filiz: Gelirsiniz diye de bekledik ama… Gecikince yemek zorunda kaldık mecburen.

Kerem: Ama olur mu canım böyle? Yemekte herkes masada olmalı… Öyle değil mi babacığım?

Ragıp: Söylüyoruz ama kime?

Filiz: Her gün, bütün öğünlerde beraberiz zaten Kerem’ciğim. Bu seferlik kusurumuzu affedin artık.

Melda: Filiz’ciğim bak alınıyorum ama. Biz sizi özlediğimiz için geliyoruz bu kadar sık. Yük oluyorsak gelmeyiz vallahi.

Kerem: (Babasına) Yahu, her seferinde tutturuyor “Çok özledim illa babamlara gidelim.” diye. Ben de kıramıyorum.

Ragıp: (Bağırır.) Ne demek yahu? Takkeli Rüstem’in evi mi burası? Babanızın evi, geleceksiniz tabi. Bakmayın siz o patavatsızların lafına. (Kapının zili çalar.) Ha, buyurun işte. Bir patavatsız daha.

Deniz: (Heyecanlanır. Filiz’e) Bu sefer kesin o. (Kalkar, kapıya yönelir. Yolda Fatma’yı durdurur.) Ben bakarım, ben bakarım. Sen bak işine.

Kerem: (Babasına) Ne bunun telaşı böyle? Birini mi bekliyor?

Filiz: Senin de hasretle beklediğini olabilir mi acaba?

Kerem: Benim kimseyi beklediğim falan yok.

Deniz: (İçerden) Hoş geldin.

Ömer: İyi günler, ben şey için gelmiştim…

Deniz: (Geri geri gelir, görünür) Ne için geldiğini biliyorum. Hadi gel içeri.

Ömer: (Girer. Elinde bir bond çanta vardır. Şaşkın) Ne için geldiğimi biliyor musunuz?

Deniz: Tabi canım. Bir haftadır, bütün aile dört gözle seni bekliyoruz. (Ömer’in koluna girip sürükler. Ömer şaşkındır.) Gel hadi çekinme, seni bizimkilerle tanıştırayım.

Ömer: Ama… (Şaşkın ve ürkek yürür) Ben şey…

Filiz: Burnu da pek hassasmış.

Kerem: (Yerinden kalkar, karşılar) Hoş geldin. Hiç değişmemişsin yahu. (Sarılmak ister)

Deniz: Bu Kerem. Erkek kardeşim.

Melda: Ben Melda, Kerem’in eşiyim. Çok memnun oldum.

Ömer: (Kekeler) Be… Be… Ben de…

Deniz: Bu da Ömer Meldacığım. Halamın meşhur oğlu.

Ömer: Ama ben…

Filiz: Hiç değişmemişsin diyeceğim ama çok uzun zaman oldu. Hatırlamıyorum bile.

Ragıp: Seremoniyi kısa kesin, yapılacak çok işimiz var.

Deniz: (Ragıp’ı göstererek) Babam. Emekli Piyade Albay Ragıp Öztekin. Dayın yani.

Ömer: (Şaşkın) Dayım mı?

Ragıp: Dayısı falan değilim ben onun.

Deniz: Baba lütfennn…

Ragıp: Bak aslanım, araziyi satar, parayı bölüşürüz…  Ondan sonra herkes yoluna.

Ömer: Parayı derken?

Ragıp: Anlaştığımız gibi. On altı milyon. Sekizi senin, sekizi benim.

Ömer: Se… Se… Sekiz milyon mu?

Ragıp: Çok uğraştık ama daha fazlasına ikna edemedik sürüngeni.

Kerem: Aslında benim bulduğum müteahhitle de bir görüşseydiniz babacığım, belki daha yüksek bir bedel verebilirdi.

Ragıp: Kerem, canımı sıkma benim. Üç tane emlakçı, beş tane de müteahhit götürdük Bünyamin’den sonra. Ama hiçbiri dönüp de yüzüne bile bakmadı.

Kerem: Ben de bunu anlamıyorum. Boğaz manzaralı elli dönüm arazi. Lebiderya. Niye ilgilenmediler?

Ragıp: Elli dönüm ama kuş uçmaz kervan geçmez oğlum. Ne yapsın adamlar dağın başında boğaz manzarasını?

Kerem: Bünyamin şerefsizi neden atladı peki? O kervan Bünyamin’den de geçmez, ona bakarsan.

Ragıp: O sansarda bir şey var ama çıkartamadım. Neyse biz işimize bakalım. (Ömer’e) Evrakların tamam mı senin?

Ömer: Evrak?

Ragıp: Yahu veraset ilamı, nüfus cüzdanı falan… On altı trilyonu, karakaşına kara gözüne vermezler insanın.

Ömer: On altı trilyon mu?

Ragıp: Yahu kardeşim, Avustralya havası sersem mi yapıyor insanı. Söyledim ya, on altı trilyona anlaştık. Yarısı senin, yarısı benim.

Ömer: Yarısı benim mi?

Ragıp: Oooo. İşimiz var bununla. Oğlum Mukaddes’in mirasçısı sen değil misin?

Ömer: Mukaddes?

Ragıp: İyice mankafa olmuş bu yahu. Mukaddes diyorum Mukaddes. Annen yani. Yoksa haberim olmadan bir kardeş daha mı peydahladı o meymenetsizden.

Deniz: Babacığım halam hakkında böyle konuşma lütfen.

Ragıp: Ne halası be. (Hiddetlenir) Hala deyip durmayın şuna. Benim öyle bir kardeşim yok. Şu işi bir halledelim hayırlısıyla… Mahkemeye başvurup kardeşlikten de çıkartacağım onu.

Kerem: Baba rahmetli hakkında böyle…

Ragıp: Kes. Rahmetliymiş. Hiç affetmedim onu, hiç. Affetmeyeceğim de. (Ömer’e) Bunu da sokmazdım evime ama neyse… Alooo, beyim burada mısın?

Ömer: Şey… Evet efendim evet.

Ragıp: Burada anlaşalım da, tapuda sorun falan çıkartma sonra. Sekiz milyon okey değil mi?

Ömer: Sekiz milyon…

Safiye: (Üzerinde sabahlıkla ve saçında havlu sarılı olarak, sağdan girer.) Sabah sabah yine ne böğürüp duruyorsun?

Ragıp: Teşrif edebildin nihayet.

Melda: Günaydın anneciğim, hayırlı sabahlar.

Safiye: Hoş geldiniz çocuklar.

Filiz: Ne sabahı yahu? Öğlen oldu.

Kerem: Annelerin güzeli be. Öpücem vallahi, lamı cimi yok. (Sarılır öper)

Safiye: Tamam Kerem tamam. Sıcak bastı zaten banyoda, bir de sen bunaltma.

Ragıp: Beş dakika da girip çıksan, bir şeycik olmaz.

Safiye: Ay, sabah sabah başlama yine. (Ömer’i süzer) Kim bu? (Diğerleri birbirlerine bakarlar)

Ömer: (Düşünceli, kafadan hesap yapmaktadır. Kendisi ile ilgili konuşulduğunu anlar.) Efendim ben Ömer. Mukaddes’in oğlu… Yeğeniniz Ömer bendeniz. Memnun oldum.

 

--------- YAZIMI DEVAM EDİYOR -----------