Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Elimdeki kıl fırçayı toprağının kızıl ve kuru yüzeyinde nazikçe gezdirirken, yakıcı güneşe rağmen kafamın içindeki serin hayallerden sıyrılamıyorum. Bir, bilemedin iki kilometre ötede çocukluğumun tatil anıları beni çağırıp dururken neden buradayım? Neden elimde bu kahrolası fırça ve neden sahilde güneşlenmek yerine burada toprağı eşeleyip duruyorum?

 

“Ne kadar sıcak değil mi?” Toprağın kızgın yüzünden yansıyıp kulağıma gelen bu ses, kafamdaki soruya cevap oldu. Sesin geldiği yöne baktım ve onunla göz göze geldik yeniden. Kısık gözleriyle bana bakan bu güzel kızdı, burada olma sebebim. Ona yakın olmak, onunla aynı havayı solumak için gelmiştim buraya. Daha doğrusu bu yaz kampını zaten çok istiyordum ama Burcu’nun yazıldığını duyunca, hiç tereddüt etmeden ben de yazıldım. Burcu, buz mavisi gözleri, uçları beyaza çalan sarı saçları ve melezi andıran yanık teniyle değil sınıfın, bence okulun en güzel kızıydı.

 

“Aynen. Şimdi denizde olsak…”

“Akşama gideriz istersen”

 

Çıkmıyorduk ama çıksak bu kadar yakın olamazdık belki de. Her şeyi beraber yapıyor, her yere birlikte gidiyorduk. Bir tek sarılıp yatmıyorduk o kadar.

 

“Bana uyar” dedim gülümseyerek. O da gözünü kırpıp onayladı beni. Gün bitiminde kaldığımız pansiyona gider, mayolarımızı alır, kendimizi sulara bırakırız. Bu düşünce ile güneşin boğucu baskısı üzerimden kalktı bir anda.

 

“Kaçta biter ki bu iş?” dedi Burcu sesini eliyle gizleyerek.

Saate baktım. Saat üç buçuk civarındaydı. “Bir iki saate toparlanırız herhalde… Altı gibi de akarız sahile.” dedim.

“Yemek?”

“Dönünce yeriz.”

 

Yine o tatlı gülümsemesiyle, başını yatırıp omuzlarını çekti yukarı. “Sen nasıl istersen” der gibi.

 

Ellerini tutup, o güzel gözlerine kenetlenerek “Burcu, biliyor musun? Ben seni çok seviyorum.” demeyi o kadar çok istiyorum ki. Umarım bu akşam başarırım bunu. Ve umarım o da ellerimi daha bir sıkı tutup “Ben de… Ben de seni seviyorum.” der. Ya demezse? Ya birden çekerse ellerini? Ya gülen yüzü düşerse? Uzaklaşıp “Neler söylüyorsun sen? Hani biz iyi bir dosttuk, hani arkadaştık?” derse. O zaman bittiğimin resmidir işte. İşte o zaman bu kamp hayatı da ıstıraba döner, çekilmez olur artık. Sadece kamp mı? Okul? Ondan sonra, ne kafede göz göze atıştırmalar, ne de ders arası not alıp vermeler. Kapıda karşılaşınca yüzünü çevirip, selamlamadan girer mi sınıfa acaba? Ben ordayım diye gruba da takılmaz mı artık? Offf… Söylemesem mi acaba? Böyle devam edip gitse ne olur? Ama içimi kavuran bu yangını nasıl söndüreceğim? Nasıl baş edeceğim bu Allah’ın cezası arzularımla?

 

“İstersen sahilde yeriz. Giderken biri iki bir şey alırız yanımıza… Tost, kola falan… Kumsalda yeriz yemeğimizi.” Gözlerindeki ışıltıdan aldığım cesaretle devam ettim “İstersen ikişer tane de bira alırız?” Yüzünde beliren tebessüm, bu fikrin ona da cazip geldiği anlamına geliyordu. Tam olumlu cevabının beklerken, Sami’nin kulağımı tırmalayan sesiyle irkildim. “Muhabbetiniz bol olsun arkadaşlar!”

 

Sami bölümün araştırma görevlisi, bu kazıda da bizim takımın lideri. Dolgun ve yuvarlak yüzü, siyah kemik çerçeveden numaralı gözlüğü, her zaman jöleleyerek sağa yatırdığı saçı, çanak anteni andıran kulakları ve tiz sesiyle Arkeoloji bölümünün efsanesidir o. Ama o kendini bambaşka biri olarak görür. Yakışıklı ve karşı konulamaz bir adam olduğunu düşünür. Duruşu, yürüyüşü, konuşmasıyla hep objektiflere poz verir havadadır. Tanımayan biri onu dersliklerin koridorunda görse; Hollywood bizim okulda film çekiyor, aktörlerden biri de sınıfları teftiş ediyor sanır. O derece kasıntıdır yani. Gözlüğün de etkisiyle olsa gerek, bir yöne bakması ya da biriyle konuşması gerektiğinde, başıyla değil de bütün bedeniyle döner o tarafa. Robot gibi yani… Bu yüzden de arkadaşlar arasında ona “Samikop” deriz. Bir filmde yarı robot bir polis vardı ya hani… Robokop. İşte o filmden esinlenerek taktık ona bu lakabı. Ama sadece görüntüsü ve tavırları değil, iş ve disiplin anlayışı da bu lakabı almasında etkili oldu tabi. Çünkü o amirlerinin ve mevzuatın emrettiğini, su katılmamış bir itaat duygusuyla yerine getiren, sistemli, düzenli ve çalışkan bir görev adamıdır. Bir nevi tatil formatında geçen bu kamp ortamında bile, biraz olsun rahatlayıp salıvermedi kendini. Yine işgüzar, yine dakik ve yine kasıntı… Adam utanmasa kazıya bile takım elbiseyle gelecek.

 

Hocam ne kadar sıkıcı bir iş bu… Bütün gün bir metrekare yeri süpürüp duruyoruz.” dedi Burcu bıkkın bir ifadeyle.

 

Beklediği pası alan Sami hoca, bir iki yalancı öksürükle sesini ayarladıktan sonra söyleve başladı. “Arkadaşlar, kazı çok hassas bir iştir. Tarihin izleri o kadar narindir ki, bu işi itinayla yapmazsak, çok önemli bulguları yok edebiliriz. Bazen küçücük bir takı bile, bize o dönemle ilgili inanılmaz bilgiler verebilir. O yüzden işimizi dikkatli ve sabırlı bir şekilde yapmalıyız.”

 

Bölümdeki birçok kız gibi, Burcu’ya da yazdığı her halinden belliydi bizim Samikop’un. Bilmiş ve ukala bir tavırla anlatıyor, kanatları kabarıyordu. Çok normal tabi… Daha düne kadar okulda öğrenciyken ve popüler olanların gölgesinde sinerken, simdi hoca olmuş ve grubun önüne geçmişti. Artık popüler olan oydu. Sıradan değil karşı sıradandı. Ezik geçen günlerin acısını çıkartmak için de, elinden ne gelirse yapıyordu. Kasılıyor, hava basıyor, bütün kızlara da asılıyor.

 

“Tanrı’nın Gözü’nü bulabilir miyiz?” diyerek kestim hocanın söylevini. Bu ani ve beklenmedik sorum karşısında bir süre durakladı Sami. Bir iki yutkunduktan sonra söylev havasında girdiği duruşu bozmadan cevapladı sorumu “Sanmıyorum. Tanrı’nın Gözü, Claros’un kutsal kâsesidir.” dedi ve devam etti “Bir asırdan fazla zamandır kazı yapılıyor burada. Ama hala izine bile rastlayan olmadı.”

 

İnançlı bir masumiyetle “Ya biz bulursak?” dedi Burcu.

 

“Tarihe geçeriz. Efsane oluruz.” dedi ve gözleri parladı Sami’nin. “Hocam sen zaten efsanesin.” diyesim geldi ama yutkundum ve söylemedim. “Tanrı’nın Gözü; İsa’nın kâsesi, Musa’nın sandığı ya da ne bileyim Nuh’un gemisi gibi bir şey. En değerli kayıplardan biri o. Onlarca bilim adamı, arkeolog o küreyi aradı durdu. Ama ne aslını bulan oldu, ne de izini.”

 

“Hiçbir izine rastlanmamış mı gerçekten?”

Sami’nin ahkâm kesmesini çok istediğimden değil gerçekten merak ettiğim için sordum bu soruyu. Çünkü Claros üzerine yaptığım araştırmalarda bu kristal küre efsanesi beni derinden etkiledi. Bu gizemli eşya hakkında öğrendiklerimse beni resmen uçurdu.

 

Kazı yaptığımız bu bölge, antik Kolophon ülkesinin Claros isimli yerleşkesi. Daha doğrusu burası bir tapınak… Bir Apollon tapınağı. Kaynaklarda geçen ismiyle Claros Apollon Kehanet Merkezi. Menderes ilçesine bağlı Ahmetbeyli vadisinin denize uzak yamaca yakın bir yerinde bulunuyor bu tapınak. Kâhin tanrı Apollon için kurulmuş ve yüzlerce yıl kâhinlik adına halkına ve dünyanın dört bir köşesinden gelen misafirlerine hizmet vermiş. Ziyaretçileri arasında sıradan insanların yanında zenginler, soylular ve krallar da varmış. Hatta Büyük İskender bile buralara kadar gelip fal baktırmış. Fal diyorum tabi o işin şakası. Eski devirlerde insanlar önemli işlerinin arifesinde, bu kâhinlere danışmadan karar vermezler, onların dolaylı olarak da tanrıların fikirleri doğrultusunda hareket ederlermiş.

 

Tapınak İsa’dan önce on üçüncü ya da on ikinci yüzyılda kurulmuş. Kurucusu bir kadın ve adı da Manto. Manto, işgal nedeniyle yurdundan sürülen Yunanlı bir göçmen kızı, babası ise bir Apollon rahibiymiş. Manto tanrıya verdiği sözü yerine getirmek üzere Kolophon diyarına gelmiş ve burada bu tapınağı kurmuş. Efsaneye göre Apollon, Tanrı’nın Gözü olarak bilinen kutsal kristal küreyi, Manto’ya bizzat vermiş ve ona “Ben sana tanrının kudretini sunuyorum. Sen de sana verileni diğerlerine sun. Bununla benim gözlerime bak, gözlerimde önceyi ve sonrayı gör. Uzak denizlerden, karanlık dehlizlerden ve aşkın dağlardan haber al. Gördüklerini, duyduklarını onlara söyle. Kolophon diyarına git ve bana minnetini göster.” demiş. Manto da tası tarağı toplayıp, buraya gelmiş ve bu bilicilik merkezini kurmuş. Tanrıdan aldığı güçle de yıllarca halkına kılavuzluk etmiş, yol göstermiş. Her şeyi bilen, her şeyi gören bir kâhin olmuş. Tanrı’nın Gözü olmuş kısaca. Ünü şehirleri aşmış, ülkeleri kasıp kavurmuş. Küre Manto’dan sonra onun yerine geçen oğlu rahip Mopsos’a teslim edilmiş. Bu şekilde rahipler arasında kuşaklar boyunca el değiştirmiş. Yüzlerce yıl ona sahip olan kâhinler, inanılmaz kehanetler yapmışlar ve söyledikleri her şey gerçek olmuş.

 

"Maalesef onunla ilgili hiçbir ize rastlanmadı bu güne kadar.” dedi Sami “Çoğu zaman gerçekten böyle bir şeyin olmadığını bile düşünmeye başlıyor insan. Yazıtlarda da ondan bahsedildiğini duymadım çünkü.” diyerek konuyu kapatmaya çalıştı.

 

“Ben olduğuna eminim” dedim kararlı bir ses tonuyla. “Tanrıların olmadığını biliyoruz… Zeus, Apollon falan. Ama bir kehanet tapınağı, sürekli bir başarı grafiği çizmezse, yüzlerce yıl nasıl ayakta kalır, nasıl yok olup gitmez?” Her ikisinin de şaşkın bakışları arasında devam ettim “Diyelim ki ilk bir iki rahibin sezgileri çok kuvvetliydi ve atıp tuttular. Merkez iş yaptı, ünü yayıldı. Peki, ondan sonra gelenler? Hiç mi sezileri zayıf, tahminleri başarısız rahipler çıkmadı aralarından?”

 

Ne sorduğumu, ne anlatmak istediğimi anlamamış olacaklar ki, meraklı gözlerle beni dinlemeye devam ettiler. “Yani” dedi Sami “Ne demek istiyorsun?”

 

“Şunu demek istiyorum; bir gizem yoksa yani bir tılsım, bunca sene nasıl devam eder bu ilgi?”

 

“Apollon yaşamış mı yani? O kristal küreyi vermiş olabilir mi gerçekten? Öyle mi düşünüyorsun?” Arka arkaya sorduğu bu çocuksu sorulara rağmen Burcu’ya olan sevgimde hiçbir azalma olmadı. Onu bir bilim adamı, ya da akademisyen olarak değil bir kadın olarak seviyorum çünkü. Güzelliğini, gülüşünü, sıcaklığını… “Bir tılsım olduğunu düşünüyorum. Rahiplere ilham veren, onların başarısını sağlayan… Tanrıların değil belki ama Tanrı’nın etkisinin olduğu bir tılsım.”

 

“Küre var ve bu bizim Tanrı’mızın bir lütfu diyorsun, öyle mi?” dedi Sami alaycı bir şekilde… Onu zora sokan bir bakış açısı getirdiğim için tadı kaçmıştı.

 

“Kaç yılında kurulmuş bu tapınak?” diye sordum Samikop’a. Aslında sorunun cevabını biliyordum ama kafamda kurduğum tuzağa düşürmek için, bunu ona söyletmek istiyordum. “Milattan önce on üçüncü yüz yılın sonu on ikinci yüz yılın başı” dedi bilgiç bir edayla.

“Ne zaman kapanmış peki? Ya da terk edilmiş”

“Milattan sonra dördüncü yüzyılda”

“On iki öncesinden, dört de sonrasından ne yapar?” deyip sorduğum matematik problemini kendim çözdüm “On altı. On altı yüz yıl. O da yapar bin altı yüz sene. Sürdürülebilir bir başarısı olmadan bin altı yüz yıl devam eden tek bir iş söyleyin bana.”

 

Sami önce yutkundu, bir şeyler söylemek istedi, sonra vazgeçip sustu. Burcu ise sorularını gözleriyle soruyordu.

 

“Kola mesela.” dedim. “Sabit ve gizli Bir formülü var. Son derece güvenli bir kasada muhafaza ediliyor. Ama o formül sayesinde, yıllardır aynı kolayı içiyoruz. Yıllar sonra bile, belki sahipleri birkaç kuşak değişecek ama torunlarımız yine aynı kalitedeki o kolayı içmeye devam edecekler. Böylece de kolaya olan ilgi hiç eksilmeyecek.”

 

Söylediklerim Sami’nin kafasında bir şeyler şekillendirmeye başlamış olacak ki, yapay bir gülümsemeyle “O zaman devam edin fırçalamaya, belki küre falan bulursunuz.” dedi. Bunu söyledikten sonra da elleri arkasında bağlayıp, yarım turluk bir dönüşle diğer takım üyelerinin yanına gitti. Yeniden Burcu’yla baş başa kaldık. Sami’nin gidişiyle akşam programına devam edeceğimizi düşünüp “Bira işine tamam diyor musun?” diye sordum. Onun kafası ise hala biraz önce konuştuklarımızdaydı. “Küre var diyorsun yani?”

 

“Var demiyorum. Olma ihtimali yüksek diyorum. Düşünsene bu tapınak o kadar ünlüymüş ki, İskandinav ülkelerinden bile gelenler varmış. Gizli bir güç, bir sihir olmadan bu kadar popüler olmak mümkün mü sence?” diye sordum. Arkamızdaki dağı gösterip “Bir mağara varmış bu dağın yamacında. Mağaranın içinde de bir kaynak. Kaynağa sinir sistemini bozan bir gaz sızıyormuş. Rahipler gazın karıştığı kaynak suyunu içince kafayı buluyor, sonra da kehanette bulunuyormuşlar.” dedi safça. “Öyle bir söylenti var, biliyorum. Ama bu, kehanetlerin başarısını açıklamaz.” dedim.

 

Bu son konuşmadan sonra, defalarca göz göze gelmenin haricinde, bir daha hiç konuşmadık. Ama her bakışmamızda, onun düşünceli halinden konuştuklarımızı değerlendirdiğini ve makul sonuçlar çıkarmaya çalıştığını hissettim.

 

Saat beş buçuğu gösterdiğinde, mahkeme kapısındaki mübaşir edasıyla seslendi dakik Sami “Toparlanın arkadaşlar, mesai bitti. Gidiyoruz.”

 

Çalıştığımız gereçleri topladık. Kazı zeminine döşenmiş tahta iskele üzerinden dikkatli bir şekilde yürüyüp, araçların olduğu alana gittik. Kazı gereçlerini, takımların yüklü olduğu kapalı kasa kamyonetin arkasına koyduk. Aletleri teslim alan işçi, her gereci ilgili kasaya yerleştirdi. Üstümüzü başımızı silkip, su tankının altında ellerimizi ve yüzümüzü yıkadık. Artık gitmeye hazırdık.

 

“Pansiyon çok uzak değil. Yürüyerek gitmeye ne dersin? dedi Burcu.

“Yürüyerek mi?”

“Evet. Patikadan… En fazla bir saatimizi alır. Spor yapmış oluruz bahaneyle…”

 

Burcu’nun bu teklifi karşısında bir süre durakladım. Kafamda beliren bin bir soruya cevap aradım o süre zarfında. Yürümek? Patikadan? Taşlar, çalılar, köpekler, yorgunluk… Geç kalırsak deniz işi de yatar? Teklif edecektim bu akşam… Deniz kenarında biralarımızı içerken… Burcu’nun tekliflerini neden reddedemiyorum? “Olur” dedim isteksizce. Sesimin renginden memnuniyetsizliğimi anlamış olacak ki “İstemiyorsan yürümeyiz.” dedi. İstememek ne mümkün. “Kenya’ya gidelim” dese “yayan” giderim onunla. “Yok, canım, niye istemeyeyim ki. İsterim tabi. Hem rahat rahat konuşuruz yolda…” dedim. Kafamda açılma işini de bu patika yürüyüşüne ihale edince cesaretlendim biraz. “Tamam, o zaman” deyip Sami’ye döndü ve “Hocam… Biz yayan gideceğiz pansiyona. Bütün gün çömelip duruyoruz. Bacaklarımız açılır biraz” dedi.

 

Oysa sabah kalktığımda art arda yaşadığım aksilikler, günün uğursuz bir gün olacağının işaretini vermişti bana. Yarım saat diş fırçamı aradım. Pantolonumun ağı söküldü. Ve en önemlisi şarj aletim bozuldu. Kâbus gibi resmen. Kahvaltı bile yapamadan kıl payı yetiştim servise. Şarjım olmadığı için de telefonum gün boyunca kapalı kaldı. En son kâbusu da şimdi yaşıyorum. “Güzel fikir. Bence sıkıntı yok. Zaten bir buçuk kilometre falan var pansiyona. Taş çatlasın yarım saat, kırk beş dakikayı bulmaz yürümek” dedi ve ardından öldürücü darbeyi vurdu Samikop “Ben de gelirim sizinle.”

 

Gönül kurar kader gülermiş. Aynen de öyle oldu. Bir mandalina ağacının altında dinlenirken ilanı aşk etmeyi kurdum kafamda ama bir saat Sami’nin nutuklarını dinlemek zorunda kalacağım. Bir kâbussa bu, hemen uyanmak istiyorum.

 

Sami ekibe yol verdi, üç kafadar kalakaldık dağın başında. Ben çevreyi kolaçan edip, bir güzergâh belirlemeye çalışırken, Burcu “Yürümeye başlamadan önce… Bir sorum var.” dedi. O radyo reklamındaki çocuk gibi “Haydi sor sor!” diyesim geldi ama vazgeçip “Nedir?” dedim kestirmeden. “Tanrı’nın Gözü kadar gizemli diğer hazine de Kehanet Mağarası bence. Akşama daha çok var, mağarayı aramaya ne dersiniz?” dedi. “Mağara mı, ne mağarası?” diye sordum safça. Burcu bilmiş bir tonla “Hani şu, kâhinlerin su içip kehanette bulunduğu mağara. Kehanet Mağarası.” dedi. Of Burcu akşam akşam icat çıkarma lütfen. Yayan gidelim dedin tamam dedim, spor olur dedin ses çıkartmadım, Sami ben de geleyim dedi ona da bir şey demiyorum ama mağara falan işlerine girme, lütfen. “Merak etmiyor musunuz bu esrarengiz mağarayı” diye fikrinde ısrarcı olduğunu beyan etti. Bizim Aslı da böyle. Kız kardeşim… Kafasına bir şeye takıldı mı imkânı yok, o iş ya olacak, ya olacak. Öyle durumlarda babam hep şey der “Bizim sıpanın aklına karpuz kabuğu düştü bir kere”. Bu da aynı, kız milleti işte. Ben aklını nasıl çelerim diye düşünürken, Sami beklenmedik bir atakla imdadıma yetişti “Bunca zamandır herkes aradı ama kimse bulamadı onu”. “Saat daha çok erken, hava dokuzdan önce kararmaz. Şöyle bir tur atsak ne olur ki?” dedi Burcu, ısrarcı tavrını sürdürerek. Ben itiraz konusunda zayıf olduğum için Sami’nin gözlerine bakıp, onu desteklediğimi ima ettim. Sami sürdürdü konuşmasını “Bulamayacağımız bir şey için zaman kaybetmeye gerek yok bence. Her tarafı didik didik aradılar. Mağara falan yok.” dedi. Dedi demesine de, Burcu’nun melül bakışları arasında bir süre sonra, o da yelkenleri suya indirdi “Çok uzaklaşmadan ama.”

 

Tırmanışa başlamadan önce deli gibi bir dal parçası aranıp durdum. Karşımıza çıkmamasını umduğum köpekler için. Köpeklerden çok korkarım ve Burcu da bu fobimi çok iyi bilir. Tatlı bir tebessümle işe yarar bir sopa bulma konusunda yardımcı oldu bana. Kuru bir dal parçasının budaklarını kırıp bir sopaya dönüştürdüm. Şimdi tırmanmaya hazırım.

 

Üç kâşif kazı alanının yanı başından yükselen Kale Boğazı Dağı’nın eteklerine doğru yürümeye başladık. Önce düzenli aralıklarla dikilmiş mandalina mı portakal mı olduğunu bilemediğim bodur narenciye ağaçlarının arasından geçtik. Ağaçların bitimindeki derme çatma çiti aşıp, pırnalların bulunduğu dağ yamacının ucuna geldik. Pırnalların ve çalıların arasında bulduğumuz açıklıklardan yukarı doğru tırmanmaya başladığımızda, bunun sonu olmayan bir macera olduğu hissine kapıldım. Ben önden giderek, bel hizasındaki dikensi bitkilerin arasında yol bulmaya, tıkanık olan geçitleri sopamla açmaya çalışıyorum. Burcu arkamda beni takip ediyor, Sami ise servise binip gitmemenin derin acısıyla en arkada oflayıp pufluyor. Biraz seviye kazandığımız bir anda Burcu “Kâhin sık sık gelip su içtiğine göre tapınaktan çok uzakta olmaz” dedi. Fikrine katılıyorum ama görünürde değil mağara en azından ufacık bir girinti bile yok. Varsa bile, mağara toprağın altında kalmıştır. “Olmazsa biraz daha yukarı çıkıp, kuş bakışı bir gözlem yapalım” dedi Samikop. Dedi demesine de, nasıl çıkarsın daha da yukarı? Her adımda pantolonumun kumaşını delip derimi çizen bunca çalı çırpıyı aşıp yukarı çıkmak o kadar kolay mı? En önde ben olduğum için de kimi keçi yolunu önce ben deniyor, geçmenin mümkün olmaması durumunda aldığım darbelere rağmen geri dönüp, diğer yolu deniyorum. Meşakkatli bir uğraşıdan sonra on, on beş metre kadar yükseldik. Hep beraber durup göz yordamıyla dağın eteklerinin inceledik bir süre. Ama ele avuca gelir bir emareye rastlayamadık tabi. Birkaç metre ötedeki tümseği işaret edip, “şu tarafta bir şey var” dedi Burcu. Bu keşfe kulak verip o yöne yürüdük. Üzerinde birkaç kayanın olduğu bir tümseğin önünde durduk. Sami yetişip o işgüzar tavrıyla irice olan birkaç kayayı kenarı çekip inceledi tümseği. “Burada bir şey yok.” deyip kalktı çömeldiği yerden. Burcu “Doğal görünümden farklı bir şey olmalı” dedi yine o çokbilmiş tavrıyla. Ben de katılıyorum bu fikrine ama “her taraf çalı çırpı”. Burcu’nun ve Sami’nin yönlendirmeleriyle birkaç yere daha baktık. Hiçbir şey bulamadık. Dağ keçileri gibi, oradan oraya gidiyor, bitkilerin köklerini, kayaların diplerini eşeleyip duruyorduk. Bunca yıldır onca insanın arayıp bulamadığını, şans eseri de olsa bizim bulma ihtimalimiz bana pek yakın gelmiyordu ama Burcu’nun hatırına dolanıp duruyorduk işte. Ne zaman sonra bu beyhude çabadan yorulmuş bir şekilde küçük bir kızılçam ağacının dibinde toplandık. Enerjimizi tüketmenin sonrasındaki pansiyon yolculuğuna etkisini de düşünerek, arama çabasını sonlandırmaya karar verdik.

 

Sahil tarafını işaret ederek “Yamaçtan gidip vadiye inelim” dedi Burcu. Öneriye katılıp, paralel bir yürüyüş yolu belirledik ve ilerlemeye başladık. Aşağıdaki vadiye paralel şekilde yürüyor olmamız nedeniyle pırnallar ve çalılar daha zorlu bir yolculuğa sebep oluyordu. İrice bir kayanın üzerine geldiğimizde “Atlayabilir misin yoksa öbür taraftan mı geçelim?” diye sordum Burcu’ya. Kendinden emin bir tavırla “Bence sorun yok. Atlarım tabi.” dedi. Ben önden inip, aşağıda onu tutmayı düşündüm ve bir elimle kayayı kavrayıp, diğer elimdeki sopa ile kendime destek vererek kayadan aşağı süzüldüm. Ayaklarım zemine değdiğinde bir ayağım yumuşak toprağa gömüldü. Burcu’yu tutmak için kayaya biraz daha yanaştığımda ayağımın altındaki toprağın yumuşaklığı dikkatimi çekti. Kaya altındakileri korumak ister gibi kıvrımlı bir şekilde eğilmişti. Altındaki toprak ise son derece gevşekti. Önce buranın bir yabani domuz ini olabileceği geldi aklıma, irkildim. Ama yüzey yeni ellenmiş gibi görünmüyordu. Eğer bir domuzun yuvasıysa bu, çoktan terk etmiştir. Bana doğru eğilen Burcu’ya yardım etmeyi bırakıp kayanın altına eğildim. Birkaç taşı yana atıp, kaya parçalarını çekmeyi denedim ama başarılı olamadım. Burcu heyecanla “Bir şey mi buldun?” diye sordu. “Sanki” dedim “Tuhaf bir şey var”. Sami çevik bir hareketle atlayıp yanıma geldi. Kayaları beraberce çektik. Kayaların altındaki gevşek toprağı da elimizle sıyırmaya başladık. Toprağın altında doğal olmayan bir çalı çırpı yığını vardı. Yukarıda heyecanlanan Burcu tutunarak kendini aşağı bıraktı ve yanımıza geldi. Hep beraber toprağı atmaya, taşları, çalıları çekip almaya başladık. Biz temizledikçe, altlarda bir delik belirmeye başladı.

 

“İşte bulduk onu” dedi Burcu “Bence burası aradığımız mağara”

 

Şiddetini kaybetse de, güneş henüz batmadığı için, bunaltıcı sıcak hala devam ediyordu. Deliğin başında üç koldan devam eden çalışmalarımız hızlanmış, kan ter içinde kalmıştık. Her atılan taş ve toprak, çekilen her çalı deliği gözle görülür bir şekilde genişletiyordu. Üstümüz başımız toz toprak içinde kalmıştı. Büyük bir keşif yaptığımızı düşünmenin dayanılmaz ihtirasıyla, konuşmadan canhıraş bir cabayla deliği büyütmeye devam ettik. Uzun bir uğraşının sonunda irice bir insanın geçebileceği genişlikte bir delik ortaya çıktı. Aşağı doğru kara bir karanlığa evirilen deliği biraz inceleyip “Bir mağara olabilir mi bu?” diye sordum Sami’ye. Kararsız bir bakışla dudaklarını büktü ve “Benziyor ama…” dedi ve ekledi “Vahşi bir hayvanın ini de olabilir”.

 

Bir ayı çıkar mı içinden? Ne yaparız o zaman? Vahşi bir boz ayı karşısında bu sopa da işe yaramaz. Kaçsak… Bu çalıların arasında o bizden daha hızlı koşar. Ve kesin birimizi yakalar. Onunla meşgulken belki diğerleri kaçıp kurtulabilir. Önce kimi yakalar acaba? Burcu’yu mu? İçimizdeki en zayıf halka o. Kesin onu yakalar. Onu yakalamasın, Sami’yi yakalasın. O Sami’yle uğraşırken biz kaçıp kurtuluruz o zaman. “Önce kim girecek mağaraya?” diye soran Burcu’nun sesiyle irkildim. Bir erkek olsaydın, bu çorabı başımıza ören kişi olarak ilk senin girmeni isterdim ama… Başına kötü bir şey gelmesini istemiyorum. Ya ben gireceğim önce ya da Sami. Kura çekelim desem olmaz? Soru karşısında Sami’nin gözlerini kaçırması bu işe pek niyetli olmadığını gösteriyor. “Hocam bu keşif size yakışır” deyip topu Sami’ye atsam Burcu’nun gözünden düşer miyim acaba? Ya da “Ben girerim” desem gözünde bir kahramana dönüşür müyüm? Ah Burcu Ah. Ne işler açtın başımıza.

 

Kafasını içeri sokup biraz bakındıktan sonra “Kimse girmiyorsa ben gireceğim” dedi Burcu. Okul koridorlarında küçük dağları ben yarattım edasıyla dolaşan o adam gitmiş, yerine sinik sünepe biri gelmişti sanki. Üzerine alınmadan gözlerini kaçırıyor, taşla toprakla uğraşıyordu. Burcu’nun eline dokunup “Ben girerim” dedim içimde çırpınan kuşa kulak asmadan. İtiraz etmeden onayladı Sami ve ekledi “Dikkatli ol ama.”

 

Aşağıda beni neyin beklediği konusunda kafamda onlarca soruyla ilk önce ayaklarımı soktum içeri. Kovuğun kenarlarına tutunup ayaklarımı basabileceğim bir destek aradım. Yavaş yavaş bedenim karanlık dehlize salınırken, kalbim kömürü fazla kaçmış bir kara trenin kazanı gibi delicesine çalışmaya başladı. İçimin harareti kulaklarımdan ve gözlerimden buhar olarak çıkacak sandım. Delik içindeki çıkıntıları tek tek yoklayarak biraz daha aşağı indim. Artık başım da bu uğursuz karanlığa gömülmüştü. Biraz daha inip bir şeyler görmeyi umut ettim ama başaramadım. Çünkü deliğin ağzından sızan gün ışığı bir metre aşağıda etkisini kaybediyor, ondan sonra her santimde mutlak siyaha doğru kayan bir karanlık başlıyordu. Kendimi yukarı çektim “Aşağısı çok karanlık bir fener falan bulsak” dedim. Bilmiş havasıyla “Takım arabasında birkaç tane vardı ama…” diye hayıflandı Sami ve devam etti “İsterseniz yarın fenerleri alıp tekrar geliriz.”. “Olmaz” diye itiraz etti Burcu “Şimdi yapalım bu keşfi”. Demesi kolay Burcu Hanım, kolaysa gel sen in deliğe de, yap bakalım keşfini. “Tamam, buldum” diye gözleri parladı Burcu’nun “Cep telefonunun feneri…” Her dakika yeni bir fikir ortaya atarak cehenneme giden bu yolu temizledikçe Burcu’ya kızmaya başladım artık. “Benim şarjım yok” dedim, tüm günü telefonsuz geçirmenin derin acısıyla. “Benimkini al o zaman” dedi ve yine bir çıkış yolu buldu. Kız sanki bilgisayar firmasının çözüm ortağı.

 

Ben deliğin ağzında beklerken, Burcu’nun çantasından cep telefonunu bulup çıkartması birkaç dakikayı buldu. O çantanın içinden herhangi bir şeyi bulmak, gerçekten büyük bir maharet. Çanta değil Çıfıt çarşısı mübarek. Ne ararsan var ama hiçbiri yerli yerinde değil. Şuradan biliyorum, ne zaman Burcu’yla beraber bir yere gitsek, her metro istasyonunun turnikesinde en az üç dakika onu beklerim. Ben turnikeye doğru yürüyüşüme hiç es vermeden, kartımı çıkarır ve müthiş bir zamanlamayla turnikeyle buluşma anımda gösterir ve öbür tarafa geçerim. Yürüyüşüm Burcu’nun seslenmesiyle durur “Kerem bir dakika… Kartımı bulamıyorum.” Sınırın ayırdığı iki sevgili gibi turnikenin diğer yanında buluşmayı bekler dururum.

 

Burcu telefonu çıkarıp birkaç denemeden sonra yaktı feneri. Elime telefonu alıp, tekrar süzüldüm delikten içeri. Ağzında dikey olarak inen çukur biraz ilerledikçe yatay bir hal almaya ve genişlemeye başladı. Çukurun içindeki sıkıcı ve nemli havaya rağmen ilerlemeye devam ettim. İlerledikçe genişleyen delik şimdi bir mağaraya dönüştü. Burcu haklıydı kutsal mağarayı bulmuştuk. Telefonu ileri doğru uzatınca, yürüdüğüm tünelin genişçe bir galeriye açıldığını gördüm. Gerçekten bir mağaraydı burası, hem de çok büyük bir mağara.

 

Geriye doğru bağırdım “Gelin hadi. Korkacak bir şey yok.” Bu çağrıya kulak veren Sami ve Burcu sırasıyla delikten içeri girip yanıma geldiler. Geldiklerinde şaşkınlığını gizlemeden bir çığlık attı Burcu “İnanmıyorum. Bulduk onu.” Sami ise hayretler içinde bir şey söyleyemeden yutkunup durdu. “Hadi gidelim” dedim ve yürümeye devam ettik. Yüksekçe birkaç basmaktan aşağı inince gördüğümüz manzara karşısında nutkumuz tutuldu. Zemininde bir su havuzunun bulunduğu, yüksekliği birkaç adam boyu, genişliği ise orta büyüklükte bir ev kadar olan genişçe bir mağara galerisiydi burası. Tam anlamıyla saklı bir cennet gibiydi. Bu geniş galeriye açılan beş altı koridorla, mağaradan çok bir ahtapotu andırıyordu. Mağaranın kurşuni ıslak duvarları yaşlı ve yorgun bir insanın kırışlarla dolu yüzü gibiydi. Mağara tabanında toplanan su berrak ve hareketsiz, havası ise boğucu ve nemliydi.

 

Kaynağın bir ucunda ayaklarından biri kırılmış ve yan yatmış taş bir masa yontusu vardı. Büyük ihtimal kutsal su içme seremonisi bu masada yapılıyordu. Masanın iki ucunda büyük kısmı kırılmış ve dökülmüş birer tane testi benzeri kap vardı. Testilerin sağlam kısmı su yerine toprak doluydu. Arkada duvar dibinde yine yontulmuş kayalardan birkaç tane kaide vardı. Oturmak için kullanıldıkları çok belliydi. Oturakların üzerinde, duvara saplanmış birkaç kazık ve uçlarında urgan kalıntıları mevcuttu. Bu kazıklara asılı olan ne ise çoktan kopup toprağa karışmıştı. Bu az sayıdaki kalıntı bile buranın belli ritüellere ev sahipliği eden kutsal bir mekân olduğunu hissettiriyordu.

 

Mağarayı incelerken telefondan gelen ikaz sesiyle, şarjının bitmek üzere olduğunu fark ettim. “Acele edelim ışığımız sönmek üzere” dedim. Telaşlanan Burcu yine bir şey yumurtlayacağını hissettiren ses tonuyla “Sudan içmeyecek miyiz?” dedi. Burcu iyi niyetli ve dürüst bir kız ama bu iyi niyeti onu tehlikelere açık bir hedef haline getiriyor. Kimi zaman iyi bir insandan çok saf bir köylü kızına benzetiyorum onu. Hayatın kırlardan ve börtü böceklerden oluştuğunu düşünen, elinde bir demet çiçekle çimenler üzerinde dans eden, kurtla kuşla konuşan bir Polyanna. Mağaradan su içmek nereden çıktı şimdi? Yüzlerce yıl yerin altında beklemiş bu su. İçeriği itibariyle de zehirli olduğu söyleniyor. Bu sudan içmek akıllı işimi mi? Ama ısrarına devam etti “Bakalım gerçekten büyülü mü?” dedi ve atıldı “bu sefer ilk ben deneyeceğim”. Sağ elini çukurlaştırarak suya daldırdı ve aldığı suyu önce biraz kokladıktan sonra birkaç yudum içti. Sonra elini tekrar daldırıp biraz daha “Tadı biraz buruk ama bildiğin su işte… Hiçbir bir fark yok.” dedi. Sonra kendisine katılmamızı istercesine davetkâr bir bakış attı bize. Sami’nin kuşku dolu bakışları altında bende tereddüt etmeden elimi daldırıp içtim. Mesaiyi tamamlamış iki memur edasıyla bakışlarımızı Sami’nin üzerine çevirdik. Telefonun azalan ışığına rağmen Sami’nin alnında biriken terleri gördüm. İçinde yaşadığı gelgitlere rağmen daha fazla dayanamadı ve yiğitliğe bok sürdürmemek için eğildi su birikintisine. Önce suyu aldı, evirdi çevirdi, kokladı, bir daha kokladı. Sonra sağı solu dikkatlice kolaçan edip koklama işini yineledi. Tam vazgeçeceğini düşündüğüm esnada suyu içti. Umarım zehirlenmemişizdir diye düşünüyordum ki, cep telefonunun ışığı kesildi ve koyu bir karanlığa battık. Karanlık, sessizlik ve kesif bir nem kokusu…

 

………

 

Bu sessiz karanlığın ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Neden sonra Sami’ye seslendim “Hocam sizin telefonun fenerini kullansak” Sami telefonu çıkarıp fenerini yaktı ve zamanımızın kısa olduğunu düşünerek aceleyle çıkışa doğru yöneldik. Bu kez Burcu önde Sami onun arkasında, ben ise en sonda sırasıyla hızlıca merdiven basamaklarını tırmandık. Kaçarcasına delikten sıyrılıp deniz kokusunu aldığımız açıklığa ulaştık.

 

Üstümüzü başımızı kontrol edip bir yara beremizin olup olmadığına baktık. Giysilerimiz toz toprak içinde kalmıştı ama sağ salim çıkmış olmanın huzur veren rahatlığıyla bu kirlenmeyi önemsemedik, “Kirlenmek güzeldir”.

 

Güneş, Mezarlık Dağ’ın eteklerine dolanmış, hava alaca bir karanlığa bulanmıştı. Ahmetbeyli sahili, kızıla boyanmış bir örtüyü üstüne çekerek uykuya hazırlanıyordu. Bu sahil çocukluğumun tatilleri, aşkları ve eğlenceleri demekti benim için. Henüz yedi sekiz yaşlarındayken mahallemizdeki nakliyeci Kemal amca kamyonunun arkasına hasırları serer, kasanın üstünü brandayla kapatır ve mahallenin bütün çocuklarını kasaya doldurup, yakın ve sığ diye bizi bu sahile getirirdi. Kamyon istop edince ve kasanın arka kapağı büyük bir gürültüyle açılınca, çocuklar uyanır ve çil yavrusu gibi kasadan atlayarak, denize koşardı. Gün boyunca denizle ve dalgayla boğuşup akşama turşu gibi eve dönerdik. Öğlen vakti annelerimizin hazırlayıp yanımıza koyduğu peynirli, domatesli ekmekleri yer, ayranlarımızı içerdik. Kemal amca kasanın bir köşesine, içine bir kalıp buz attığı büyükçe bir bidon yerleştirir, içini de suyla doldururdu. Yuttuğumuz deniz sularından kavrulan ciğerlerimizi, bu bidonun çeşmesinden akan soğuk su ile söndürürdük. O günübirliklerde tanıdım ilk aşkı. Aynur’u ilk o gelişlerimizden birinde öptüm kumsalda kale yaparken. Ve akşam kasada eve dönerken elini hiç bırakmadım. Başka bir seferde Zeynep, bir diğerinde Dilek. Kemal amcanın her “Çocuklar yarın deniz var sabah erkenden hazır olun kapıda” deyişinde küçük yüreğim pırpır eder, bütün gece uyumazdım. Kamyonu kaçırırım korkusuyla geceyi tavşan uykusunda geçirirdim.

 

“Hava kararmak üzere, bence vadiye inip oradan yürüyelim sahile” dedi Sami. “Dağın yamacından yürümek tehlikeli olabilir” diye de ekledi. Çıkışımızdan daha hızlı bir tempoda yamaçtan aşağı sallandık. Kazı alanına geri döndüğümüzde hava iyiden iyiye kararmaya başlamıştı. Burcu’nun “Şu yoldan gidelim mi?” önerisini uygun bulup kabul ettik. Kazı alanının bitiminden başlayan toprak yola girdik ve yürümeye başladık. Sağımızda narenciye bahçeleri, solumuzda ise boş bir tarlanın bitiminde yavaş yavaş yükselen Kale Boğazı Dağı’nın kıraç yamaçları var.

 

Karanlık mağara ortamından kazasız belasız kurtulmanın huzuruyla yürüyüşün ilk metrelerinden itibaren Sami sazı eline aldı. Mağara macerası ona yaramış, rahatlamış ve açılmıştı. Öğrencilik günlerinde de geldiği için buraları çok iyi bildiğini, bölgenin Türkiye’nin narenciye ihtiyacının önemli bir kısmını karşıladığını, narenciye dışında seracılığın yaygın olduğunu, sulama göletlerinin yerlerini, ulaşım imkânlarını ve daha aklınıza gelecek onlarca konuda dağarcığındakileri dökmeye başladı. Yolun kötü olduğunu ama ileride düzeleceğini de ekledi bu arada. İnce ve rahatsız edici sesi, cırcır böceklerinin cayırtısına karışıyor, yol uzadıkça uzuyordu. Benimse bütün iştahım kaçmıştı tabi. Oflayıp, puflayıp elimdeki sopayla yol kenarındaki otları biçmeye başladım.

 

Boş tarlayı bitirip, bahçe kapısının iki yanındaki beton sütunları asma yaprakları arasında kaybolmuş köhne bir evin önünden geçerken bir ses işittik “Gençler… Yardım eder misiniz?” Alacanın kuytu köşelerden çıkıp, ağaçların arasında dolaşmaya başladığı bir anda gelen bu ses hepimizi ürkütmüştü. Sesin geldiği yöne baktık beraberce, ama bir şey göremedik. Ses şu eski evden geliyordu ama o tarafta hiçbir hareket yoktu. Evden çok terk edilmiş bir yıkıntıya benziyordu. Baklava desenli çitleri ve çitleri tutan demir direkleri paslanmış ve kararmıştı. İçeri açılan iki parça kapının üzerinde idareten tutturulmuş bir tel kanca asma kilit görevi görüyordu. Bina içinde bulunduğu mandalina bahçesinin ucuna iliştirilmiş gibiydi. Çatısındaki kiremitlerin büyük kısmı kırılmış ya da yerinden çıkmıştı. Önündeki devasa dut ağacı, bu küçük evi sanki dallarıyla sarmalayıp yutmaya çalışıyor gibiydi.

 

“Kim var orada?” diye seslendi Sami ürkek bir ses tonuyla. İlk önce bir yanıt alamadı sorusuna sonra toprak zeminde tok sesler çıkaran takunyalarıyla ağır ağır ihtiyar bir adam yürüdü kapıya. Elinde ağacın uzunca bir dalından yapılmış ve ortasından kavradığı bastonu vardı. Bastondan çok bir asaya benziyordu. Üzerinde parmak uçlarına kadar uzanan ağarmış gri renkli tek parça bir entari vardı. Sakalları ve saçları uzun ve aynı hizadaydı. Kaşları kalın ve dağınık, gözlerinin üzerine düşmüştü. Tamamı kır saçlarına rağmen sakalları kırçıllıydı.

 

“Odunlar…” dedi yaşlı adam ve devam etti aheste bir şekilde “İçeri sokamadım. Bir yardım etseniz.” İleri yaşına rağmen canlı bir ses tonu vardı. Güçlü değil ama etkileyiciydi. “Odunlar mı?” diye konuşmaya dâhil oldu Burcu “Ne odunu?” diye sordu. Yaşlı adam kapıya kadar gelip, tek tek ve uzun uzun süzdü bizi tepeden tırnağa. En çok da Sami’yi süzdü tabi. Sonra yorgun gözlerini kısarak “Bugün ormancı getirdi bu kütükleri” diye çitin dışındaki bir öbek düzgün kesilmiş odun parçasını gösterdi “Acelesinden ötürü döküp gitti. Ben de içeri taşıyamadım. Kışlık…” Bizim şaşkın bakışlarımız arasında devam etti ihtiyar “Bir yardım etseniz de alıversek içeri.”

 

Kırk elli parça odun… Çabuk çabuk atarız içeri. Sonra da üç koldan ihtiyarın göstereceği yere yerleştiririz. “Tamam.” dedim diğerlerinin fikrini sormadan “Nereye koyacağımızı gösterin yeter.” Diğerlerinin “Ne yaptın sen?” dercesine bakışlarına aldırış etmeden kütük yığınının yanına yürüdüm ve dönüp “Önce çitin üzerinden içeri atalım sonra yerleştiririz.” dedim. Sami isteksizce yanıma geldi ve beraberce kütükleri içeri atmaya başladık. Burcu da olaya dahil olmaya çalışınca “Atma işini biz yapalım, sen içeride yardım edersin” dedim.

 

Odunları kısa sürede çitin üzerinden içeri attık. Sonra içeri geçmek için kapıya yürüdük. İçeri girme konusunda kısa bir süre tedirginlik yaşadık ve birbirimize bakındık. Girip girmeme konusunda kararsızlığımız devam ederken, Burcu ileri doğru bir hamle yaptı ve kapıya yanaştı. Burcu’nun cesaretinden güç alarak Sami’yle ben de takıldık arkasına. Yaşlı adam üzerindeki çengeli kaldırıp kapının bir kanadını araladı. Beraberce bahçeye girdik ve adamın kapıyı kapatmasını bekledik. Telden yapılma uyduruk çengeli özenle yerine taktı ve dönüp eve doğru yürümeye başladı. Bizde arkasından tabi. Yürürken Sami’yle ben Burcu’ya verdiği kararın yanlışlığını anlatan tedirgin el kol hareketleri yaptık. Burcu “Yalnız ve yaşlı bir adam, biz ise üç kişiyiz. Ne olabilir ki?” gibisinden bir hareket yaptı. İkna olup yolumuza devam ettik.

 

Akşamın karanlığı dut ağacının yaprakları arasından süzülürken koyulaşıyor, avluyu ve evi fanusun içine alır gibi kapatıyordu. Evin önündeki avlu toprağa gömülü futbol topu büyüklüğündeki iri taşlardan oluşmuştu. Yan taraftaki bahçe birkaç tahta parçası birbirine tutturularak avludan ayrılmıştı. Bahçe bakımsızdı. Kurumuş domates ve biber fidanlarıyla bahçeden çok bir enkazı andırıyordu. Avluda kenarları yağmurdan açılmış sunta bir masa ve dört tahta sandalye vardı. Sandalyelerin arkalıklarında ve oturaklarındaki kimi tahtalar kırıktı.

 

Yaşlı adam evin arkasına doğru yürüdü. Birkaç keresteden yapılmış ve üstü oluklu saç levha ile kapatılmış küçük bir kuru altını göstererek “İşte buraya konacak odunlar” dedi. Dönüp çantalarımızı avludaki masanın üzerine bıraktık. İkişerli üçerli kütükleri sundurmanın altına taşıdık. Üç kişi taşıyınca işimiz çok uzun sürmedi, on beş yirmi dakikada bütün kütükleri düzenli bir şekilde taşıyıp yerleştirdik.

 

Mağara macerasından sonra bu odun taşıma işi bizi hayli yormuştu. Çantalarımızı alıp ayrılmak için müsaade istemeyi düşünürken “Yoruldunuz. Limonata yapmıştım. Vereyim birer bardak” dedi ihtiyar adam.  Çok istekli olmamamıza rağmen yaşlı adamı kırmamak için teklifini kabul ettik. “Siz oturun, ben limonatayı getireyim” dedi ve oturmamızı beklemeden içeri yöneldi. Birbirimize bakıp sağlamlığını kontrol ederek birer sandalye çektik altımıza. Gıcırdayan sandalyelere kaykıldıkça yorgunluğumuz artıyor, omuzlarımız düşüyordu. Daha da gecikip karanlığa kalacağımızı düşünerek “Olmazsa caddeye çıkalım oradan yürüyelim” dedim. Onaylar tarzda kafasını salladı diğerleri. Yaşlı adamın yavaşlığı gerginliğimizi arttırırken, Sami’nin gözüne bir şey takıldı. Yerinden kalktı ve evin bahçe tarafındaki diğer köşesine yürüdü. Üzerinde eski ve aşınmış bir battaniye bulunan yayıntının yanına gidip durdu. Yaşlı adımı kontrol edip eğildi. Battaniyeyi kaldırdı ve altından düz bir kaya parçasını çekti. Gördüğünden çok etkilenmiş olacak ki battaniyeyi tamamen kaldırıp attı.  Örtünün altından çıkanlar bizi de şaşırttı ve kalkıp Sami’nin yanına gittik. Bu yayıntıdan çok arkeolojik bir kazı alanına benziyordu. Çanaklar, çömlekler, tabletler daha neler neler… Bu yaşlı adam… Yoksa bir tarihi eser kaçakçısı mı? Ya da bir çetenin yerel bağlantısı… Olabilir mi acaba? Yeni bir belanın arifesinde hissettim kendimi. Korku ve kaygıyla örtüp telaşla oturduk yerlerimize. Hepimizin suratında gergin bir ifade belirdi bir anda. Kaygımız katlanmış, üzerimize çöken gecenin karanlığı koyulaşmıştı.

 

Uzun bir aradan sonra yaşlı adam elinde plastik bir sürahi ve bardakla geldi. Zaten asık olan yüz hatlarının daha da keskinleşmiş olması dikkatimi çekti. Az önce yaptığımız kurcalamayı mı gördü acaba? Diğerleriyle de göz göze gelince onların da bu kuşkuyla rahatsız olduğunu hissettim. Ama bozuntuya vermeden adamın elindeki sürahiyi aldı Burcu ve bardağı doldurup bana verdi. Ben limonatayı içtikten sonra bir bardakta Sami’ye doldurdu. Çabuk bir şekilde limonata içme seremonisini bitirip bu boğucu evden ve bu meymenetsiz ihtiyardan kurtulmak istercesine Sami’nin elinden aldığı boş bardağı yeniden doldurup kendisi de içti. “Çok teşekkür ederiz” deyip sürahiyi ve bardağı masanın üzerine bıraktı. Yaşlı adam bir cevap vermedi Burcu’nun bu teşekkürüne ve daha yaşlıca gördüğü Sami’ye “Öğrenci misiniz?” dedi. Sami duraksayıp “Onlar” dedi “Onlar öğrenci. Ben Üniversite personeliyim. Araştırma görevlisiyim.” İhtiyar, gözlerini biraz daha kısarak devam etti “Kazıda mısınız?” Sami kekeledi “Evet… Evet, kazı ekibindeyiz.”

 

Hava iyiden iyiye karardığı için yaşlı adam ve diğerleri birer siluete dönüşmeye başlamıştı artık. Fazla uzatmadan kalkalım ve yolumuza devam edelim diye düşünmeye başlamıştım ki ihtiyar ayaklandı önce. Asasına dayanarak doğruldu ve “Çok güzel” dedi. Neyi beğendiğini pek anlamadık ama kazı ekibinde olmamız onu memnun etti herhalde. Burcu’ya bir baş işareti yapıp “Biz de kalkalım artık geç…” dedim devamını getiremedim. Ayağa kalkmayı isteyip bir hamle yaptım ama başaramadım. Bu işi masanın kenarına tutunarak yapmayı denedim onu da başaramadım. Dut ağacı bütün dallarıyla üstüme geldi ve bir karanlığın içine çekildiğimi hissettim. Yine bir karanlık, yine bir sessizlik…

 

………

 

Teyzemin küçükken anlattığı korkunç şeyler geldi aklıma. Teyzem, İzmir’in Foça ilçesine bağlı Gerenköy’de yaşamış yıllarca. On yedi yaşında evlenince gelmiş şehre. Urla’ya yerleşmişler kocasıyla. Kayınpederinin yanında eski bir Rum evine gelin gitmiş. Köyün çilesinden kaçmış ama köyü aratmayacak bir yaşantının içinde bulmuş kendini. Hayvan haşat, bağ bahçe derken eskisinden daha fazla çiftçilik yapmış Urla’da. Saf ve temiz günlerin efsaneleriyle büyümüş. Kendi yaşadıkları da olmuş tabi. Geldiklerinde bizi etrafına toplar “Eskilerden anlatacağım size” derdi. Çok korkmamıza rağmen de ağzımız açık dinlerdik anlattıklarını. Cinler, periler, bir dudağı yerde bir dudağı gökte beberuhiler daha neler neler… Etkisinden günlerce kurtulamazdık anlattıklarının ama ona rağmen de o toplamazsa bizi, biz ısrar ederdik anlatması için. Bir seferinde çok etkilendiğim bir hikâye anlatmıştı. Köyün yaşlılarından biri gecenin geç saatinde, köy kahvesinden kalkıp evin yolunu tutmuş. Yol biraz uzun diye de bir sigara yakmış. Tüttüre tüttüre giderken köy çeşmesinin yanında durup, soluklanmış. Vakit epey ileri olduğundan sokaklarda in cin top oynuyormuş. Eve kadar sıkmasın diye çeşmenin yanına dikilip küçük suyunu dökmüş. Nasıl olsa suyla gider diye düşünmüş. İşi bitince yoluna devam etmiş. İlerledikçe arkasından biri takip ediyormuşçasına bir ürperti girmiş içine. Arkasına bakmış bir şey yok. Devam etmiş. Ama ardında adımları andıran sesler duymaya başlamış “rap, rap” diye. Dönüp bakınca ne görsün; beyazlar içinde ak saçlı, aksakallı bir dede onu takip ediyor. Köy eşrafından biri değil. Hızlanmış amcanın adımları, tabi arkasındakinin de. Dönüp tekrar bakmış dedeye. Dede büyümüş bir direk boyu olmuş ve söyleniyormuş “Zihniii… Bak, bak. Sigarası da var.”. Adımı nerden biliyor bu diye ürpermiş yeniden ve adımlarını daha bir sıklaştırmış. O hızlandıkça arkasındaki de hızlanıyor, hızlandıkça büyüyor, sesi kalınlaşıyormuş “Zihniii… Bak, bak. Sigarası da var.” Zihni amca artık koşmaya başlamış. Dönüp bakmaya korkuyormuş çünkü bir minare boyu olmuş arkasındaki dede. Nefes nefese bahçe kapısına ulaşmış yaşlı amca. Telaşla kapıyı açıp bahçeye atmış kendini ama dede de dayanmış kapıya “Zihniii… Bak, bak. Sigarası da var.”. Eve çıkan merdivenlerin ucuna geldiğinde Zihni amcanın bacaklarında derman kalmamış artık. Basamakları elleriyle tırmanmaya, vücudunu bir çuval gibi yukarı çekmeye çalışmış. Giriş kapısına gelince göz ucuyla bahçenin ortasında kendine doğru gelen dedeye bakmış Zihni amca. Merdivenin başında uzansa yakalayacak bir mesafede olduğunu görmüş. Son bir hamleyle kapıyı yumruklayıp yaşlı karısından yardım dilemiş. Kadın yetişip kapıyı açıncaya kadar da canını teslim etmiş. Kapının önünde kocasını cansız bedeniyle karşılaşan kadın basmış feryadı. Teyzem “Subaşında işeyince uğramış Zihni amca” deyip “Destur çekmeden sağa sola işemeyin” ana fikriyle sonlandırdı hikâyeyi. Biz bütün gece yorganın altında tir tir titrerken bir yandan da kafamızı çıkarıp çıkarıp “Zihniii… Bak, bak. Sigarası da var.” deyip durduk birbirimize.

 

Nereden çıktı bilmiyorum ama bu hikâye geldi aklıma. Gözlerimi açmaya korkarak, bir süre yorganın altında olduğumu hayal ettim. Ama yataktaki kadar rahat değildim. Sandalyenin nazik bölgeme yaptığı baskıyla daha fazla dayanamadım ve araladım gözlerimi.

 

Gözlerimi açtığımda kerpiç bir evin, mutfağın da içinde olduğu genişçe bir odasında buldum kendimi. Köhne, bakımsız ve dağınık. Eşyalar, üzerindeki bir parmak tozla yerleştirilmiş olmaktan çok atılmış ve tıkılmış haldeydi. Tam karşımdaki mutfak bankosunun üstünde ambalaj atıkları, birkaç bardak, dış yüzleri kararmış iki tava ve yağlı bir tencere vardı. Dolap kapaklarının iki tanesi sağlam kalan menteşeleri ucunda sarkmış, diğer kapakların çoğu açıktı. Dolaplar birkaç ıvır zıvırın dışında bomboştu. Dolapların önünde sarkan, düşük vatlı sarı ışıklı, akkor lamba aydınlatıyordu odayı. Mutfak kısmının yanında tuvalet olduğunu düşündüğüm bölmenin kapısı aralık, üstündeki ışıklık camı kırıktı. Odanın zemininde tozdan ve kirden kararmış kahverengi bir halı, sağdaki pencerenin altında iki kişilik soldakinin altında ise iki tane tek kişilik İskandinav koltuk vardı. Koltukların üstündeki süngerler içine göçmüş bir haldeydi. Ortada küçük bir masa, masanın üstünde ise sofra beziyle örtülmüş bir şey vardı.

 

Oldukça sağlam bir naylon iple sandalyeye bağlı olduğumu anladım. Ayaklarım sandalyenin ayaklarına, ellerim ise arkadan birbirine ve sandalyenin arkasına sıkıca bağlanmıştı. Diğerlerinin de aynı durumda olduğunu görünce paniğim katlandı. Kim bizi bu hale getirmişti? Kafam kazan gibiydi ve zonkluyordu. Bir kamyon çarpmış gibi vücudumun tüm kasları acıyor, midem ise bulanıyordu.  Büyük ihtimal yaşlı adam bize verdiği limonataya bir şeyler kattı ve bizi bayılttı. Sonra da sürükleyerek içeri sokup bağladı. Yaşlı adamın bu işi tek başına başarması imkânsız gibi. Eğer birilerinden yardım aldıysa, o zaman başımızdaki bela çok daha büyük ve tehlikeli demektir.

 

“Ne oldu bize?” diye sordu yavaş yavaş kendine gelen Burcu. Kafasını yukarıda tutamıyor, başı bir o yana bir bu yana düşüyordu. Bağlı olduğunu hissettiği anda ise korkunç bir çığlık attı. “Keremmm. Bağlamışlar bizi. Tanrım ölmek istemiyorum. İmdattttt!” Bu yardım çığlıklarını birkaç kez daha attıktan sonra umudu kırıldı ve sakinledi. Burcu’nun feryatları Sami’yi kendine getirmiş, o da Burcu’ya katılmıştı “Biri yardım etsin bize. İmdaaaaattttt! Kimse yok mu?”

 

Evin ahşap giriş kapısı arkamızda korkunç bir gıcırtıyla açıldı ve yaşlı adam içeri girdi “Kendinize geldiniz demek.” Ben bağlı vücudumu geri çevirmek isteyerek seslendim “Neden bağladın bizi kahrolası bunak!” Benim bu azarıma gülerek cevap verdi “Nedenini benden daha iyi biliyorsunuz”. Bu kuşkulu ve muammalı cevap hepimizin tedirginliğini bir kat daha arttırdı. Bilmeden yanlış bir şey mi yaptık? Örtünün altındaki arkeolojik eserler… Evet, biz onları bulunca ihtiyar uyuzlandı. Ah be Samikop, iyi halt ettin. Sana ne milletin eşyalarından, ne diye kurcalarsın elalemin malını. Bak gördün mü başımıza ne işler açtın.

 

Titrek sesiyle Sami girdi söze “Ne yaptık biz? Neden bağladınız bizi?”. Sesi ağlamaklıydı. Eğer bu beladan kurtulursak sağ salim, bittin oğlum sen. Bir daha deve kuşu gibi dolaştırmam seni o koridorlarda. Yaşlı adam Sami’nin bağlı olduğu yere yanaştı ve eğilerek “Çok meraklı olmak, insanın başına bela açar.” dedi. Tamam işte. Sorunun sebebi Sami. Açmasaydı o örtüyü, bakmasaydı altına bunlar gelmezdi başımıza. Ah Sami Ah. Odanın ortasına yürüyüp bize döndü ihtiyar “Mağarayı buldunuz. Sırrı açık ettiniz. Haddinizi aştınız.” dedi.

 

Mağara mı? Demek sorun mağarayı bulmuş olmamız. İyi ama bu adam nereden biliyor mağarayı bulduğumuzu? Mağaranın önünde güvenlik kamerası mı var ya da içinde? Ben düşünürken Burcu dile getirdi düşüncelerimi “Nereden biliyorsunuz mağarayı bulduğumuzu? Siz orada mıydınız?”. Adam kaşlarının altında kaybolan gözlerini açtı, odanın ortasındaki masaya yürüdü. Masanın üstündeki örtüyü kaldırdı ve “Hiç bir şey bundan gizlenemez” dedi.

 

Özellikle gençliğe yeni adım attığım zamanlarda başıma çok sık gelen bir şey vardı. Bazen annemin aldığı ve benim de çok beğendiğim bir kıyafet, tişört olabilir, kot olabilir ya da ne bileyim bir gömlek, bir anda kaybolur, onca aramaya rağmen de ortaya çıkmazdı. Ne kirlilerin yanında, ne de ütüleneceklerin arasında bulamazdım onu. Dışarı çıkacağım, özellikle de onu giymek istediğim zamanlarda bu kayıp benim için dayanılmaz bir acıya dönüşürdü. Fiyakalı bir kotum olduğunu bilmeme rağmen, onu bulamadığım ve giyemediğim için hırslanır, bağıra çağıra terk ederdim evi. Neden sonra hiç umulmadık bir anda, hiç beklemediğim bir şekilde kayıp eşyamı bulur ve bir çocuk gibi sevinirdim. İşte o an benim için, mutlulukların zirve yaptığı bir zaman olurdu. Çılgınlar gibi koşup dururdum odanın içinde. Yaşlı adam örtüyü kaldırınca işte o anlardan birine gitmiş gibi hissettim kendimi.

 

Odanın loş ışığında bir şimşek çakmışçasına aydı duvarlar. Bir ışık seli pencere pervazlarını dolaştı, mutfak dolaplarını sallayıp, tavanda bir havai fişek gösterisine dönüştü. Sami’nin ve Burcu’nun derin ve hayret yüklü nefes alışlarını duydum. Derin bir soluğu içine çekip saniyelerce tuttular. Benimse ardımda birbirine kenetlenmiş avuçlarından ve sırtımdan ani bir terlemenin aşağıya doğru süzüldüğünü hissettim. Gördüğümüz şey, bu çaresizliğimiz içinde bile aklımızı başımızdan almış, derin bir tebessüme neden olmuştu.

 

İhtiyarın çektiği sofra bezinin altından, tahta bir tabla üzerine oturtulmuş kristal bir küre çıktı ortaya. Tanrı’nın Gözü. Pürüzsüz ve parlak yüzeyiyle büyükçe bir su damlasını andırıyordu. Odanın silik aydınlığına rağmen, ampul gibi parlıyor, elmas gibi ışıldıyordu. Yaşlı adam dışarıda gördüğümüz tarihi eserlerin yanında, bu küreyi de bulup zimmetine geçirmişti herhalde.

 

“Tanrı’nın Gözü’nden hiçbir şey kaçmaz” dedi ihtiyar. Sami kekeleyerek “Bu… Bu. Tanrı’nın Gözü. Nereden buldunuz bunu?” dedi. Burcu da “Tanrım bu nasıl olur. Bulmuşsunuz onu.” dedi şaşırmış bir şekilde. “Onu bulmadım. O benim.” dedi hükümran bir ifadeyle. “Sizin mi? Nasıl yani?” diye sürdürdü şaşkın ifadesini Burcu. “Bu küre bana üstadımdan geçti. Efendim hakkım olanı bana verdi.” Olabilir mi? Bu yaşlı adam bir rahip olabilir mi? Bir Apollon Rahibi? “Tanrı sıraya koydu kudretini. Sırası gelen Tanrı’nın yerine geçti.”  dedi yaşlı adam davudi bir sesle. Sesinde tanrısal bir tını hissettim ve içim titredi.

 

“Sen… Sen bir rahipsin!” dedim kekeleyerek. “Evet, ben tanrının vekiliyim.” diye cevapladı. “Ama tapınak kapanmadı mı yıllar önce” diye söze girdi Sami. “Evet kapandı ama rahipler devam ettiler görevlerine” diye cevapladı Sami’yi ve devam etti “Yüzyıllardır, bu bölgeden ayrılmadan, tanrının emrettiği işi yapmaya devam ettik. Sırası gelen görevi devraldı. Ben en sonuncusuyum.” dedi. “Bizi küreden mi gördünüz?” diye sordu Burcu. “Evet, Tanrı sizi bana gösterdi. Kutsal mağarayı açtınız, kutsal sudan içtiniz. Mağaraya sadece rahipler girebilir. Siz yasayı çiğnediniz.” dedi ihtiyar. “Mağara gömülüydü ama toprağa. Kullanılmıyordu…” dedi Burcu, sesinde affedilmeyi bekleyen yaramaz bir çocuk saflığı vardı. “Yılda bir kez… Her yaz gündönümünde mağarayı açar ve içine gireriz.” dedi yaşlı adam “Üç gün boyunca, bizi bir yıl idare edecek suyu taşırız buraya. Sonra da sizin gibi meraklı ziyaretçilerin bulmaması için kapatırız onu.” diye devam etti. Mağara önündeki toprağın neden gevşek olduğu şimdi belli oldu. Yaklaşık iki ay önce açmıştı mağarayı ihtiyar, o yüzden de toprak daha oturmamıştı. Başımıza ördüğü çorabı düşünüp öfkeli bakışlarımı Burcu’ya yönelttim. Mağara, mağara diye tutturdun, al sana mağara. “Peki, şimdi ne yapacaksınız bize?” diye sordu Sami, bağlı ayaklarını, ellerini kurtarmaya çalışırken. Sandalyenin üstünde kıvranıyor, bir o yana bir bu yana bükülüp duruyordu. “Henüz karar vermedim” diye mırıldandı adam “Ama cezalandırılacağınız kesin” diye sertleştirerek sürdürdü konuşmasını.

 

Eğer öldürmek isteseydi, limonataya koyduğu her ne ise, öldürecek doza ayarlardı ya da başka bir şey koyardı içine. Bu düşünce beni biraz rahatlattı. Bir kurtuluş yolu bulma ümidiyle odanın içinde dolaştırdım bakışlarımı. İşe yarar ve ulaşılabilir bir kesici alet olup olmadığını kontrol ettim bir süre. Ama yakınımda böyle bir şey bulamadım.

 

“Gerçekten geleceği görebiliyor musunuz o kürenin içinde?”. Burcu’dan başkası olamayacağını bile bile, soruyu kimin sorduğunu anlamak için başımı o yöne çevirdim. Evet, Burcu’ydu. Sami de şaşkın bakışlarla başını o tarafa döndürmüştü. Yaşlı adam boşta bulunan sandalyeyi altına çekti ve “Tanrı’nın Gözü her şeyi görür. Geçmişi de, geleceği de…” dedi ağır ağır otururken. “Tanrıların olmadığını biliyoruz. Apollon ya da Ares hiç var olmadı, onlar birer antik yunan miti. Var olan tek şey var, o da tek bir yaratıcı, tek bir Tanrı.” dedi Sami ve devam etti sözlerine “O Tanrı’nın da peygamberleri var. Onlara bile geleceği görme yetisi vermemiş Tanrı. Siz nereden alıyorsunuz bu gücü?”. Yaşlı adam sandalyeden hızla kalktı bu kez ve masaya yanaştı. Buruşuk elleriyle küreyi okşadı “Evet, ben bir peygamber değilim. Ancak sahip olduğum tanrısal bir şey var.” dedi ve kristal küreyi iki elinin avuçları içinde başı seviyesine çıkartıp “Bu küre! Tanrı’nın Gözü! Bu küre ile zaman denen nehrin kaynağını da görürüm, ağzını da. Parlattığı taşları, taşıdığı dalları, akıttığı toprağı, hepsini, her şeyi.” dedi.

 

Tüm kaygılarıma rağmen bu küre işi iyiden iyiye ilginç bir hal almaya başladı. Gerçekten yaşlı adamın söylediği gibi tılsımlı olabilir mi bu küre? Geleceği ya da geçmişi gösterebilir mi? Mağarayı bulduğumuzu gördü mesela. Böyle bir küreye ben sahip olsam… Neler yaparım neler… En kısa sürede zengin olurum mesela. At yarışı, sayısal loto, iddia, hepsini tuttururum. Parayı stoklayınca da Duygu’yla evlenirim. Ne cevap vereceğini bilerek teklif ederim önce. Kabul edince de dillere destan bir düğün yaparım. Arkasından balayı… Kanarya adaları ya da Karayipler.  Sonra Çeşme de bir yazlık alırım, Buca’da da eski bir yunan evi. Eski dediysem tadil edip oturmak için tabi. Tadilattan önce bile çok güzel olur o evler. Heybetli ve gizemli. Çoğunun arka tarafta genişçe bir bahçesi bulunur. Akşamları bahçede karşılıklı kahvelerimizi yudumlarız. Burcu ve ben. Ha bir de çocuklar tabi. Onlar da bahçede koşturup dururlar. Koyun can derdinde, kasap et. İçinde olduğumuz duruma bak, bir de benim düşündüklerime… Kendimden utanıyorum.

 

Pencerelerden sızan koyu karanlık gecenin ileri bir saatinde olduğumuz anlamına geliyor. Demek ki oldukça uzunca bir zamandır baygın kalmışız. İlacın etkisiyle olsa gerek vücudumun her santimetre karesi külçe gibi. Yaşlı adam düğüm atma konusunda oldukça başarılı, onca uğraşmama rağmen ellerimi bağlayan şu naylon ipten kurtulamadım bir türlü. İpi çözebilsem bir kurtuluş şansı bulabiliriz belki ama böyle elimiz kolumuz bağlıyken kurbanlık koyundan hiçbir farkımız yok.

 

Bugün yaşadığımız onca şeye sebep olmanın vicdan azabıyla devamlı gözlerini kaçıran Burcu’nun, bakışlarındaki tedirginlik bir çocukluk anımı hatırlattı bana. Mutfak penceresinden eve giren serçeyi perdeye sıkıştırarak yakaladığım an, minik kalbi deli gibi atmasına rağmen, akıbetini kestiremediği için, avcumun içinde ürkekçe sinmişti. Korkuyordu ama umudu da yok değildi minik kuşun. Çocuk aklımla tüylerini yolup ocağın üstünde kızartabilirdim onu ya da kapıyı aralayıp özgürlüğüne geri gönderebilirdim. Bıçak sırtı bir karar anındaydı. Ters çevirdiğim çamaşır sepetinin altına koyup yaşamını kısaltan bir esaret başlatmam da, bu çaresiz serçe için seçeneklerden biri olabilirdi. İşte tam da öyle hissettim Burcu’nun halini. Ürkek ve tedirgin… Hoş bizim de durumumuz ondan çok farklı değildi aslında ama erkek olmamız görüntüyü kurtarıyordu.

 

Yaşlı adam küreyi nazikçe yerine koydu. Bezi yeniden kürenin üstüne örttü. Sandalyeyi tam karşımıza ama bizden uzak bir yere koyup oturdu. Asasını önüne aldı. Asayı kavrayan kollarının üzerine başını yaslayıp derin bir sessizliğe büründü. Biz meraklı bakışlarla durumu kavramaya çalışırken adamın eski cep telefonu kadranlı telefon ziliyle çalmaya başladı. Telefonu açtı ve “Evet… Evet… Tamam… Evet…” şeklinde uzayan bir konuşmanın sonunda telefonu kapattı. Yüzündeki nursuz ifadenin yerini belli belirsiz bir tebessüm aldı. Yaptığı telefon konuşması yaşlı adamı memnun etmişti anlaşılan. Asasının desteğiyle başını eğdiği eski pozisyonunu geri döndü.

 

Bir saati bulan huzursuz bir bekleyişin sonunda bahçe kapısının gıcırtısı eşliğinde bir araba farı odayı aydınlattı. Üç kapının art arda sertçe kapanmasıyla farın ışığı kesildi. Tahta kapı kesik kesik ama düzenli aralıklarla üç kez çalındı. Yaşlı adam entarisini toplayıp asasının yardımıyla doğruldu ve kapıya yöneldi. Gelenlerin kim olduğuyla ilgili kafamdan geçen onca soruya rağmen başımı o yöne çevirmeye cesaret edemedim. Göz ucuyla aralanan kapıdan içeri beş tane izbandutun girdiğini gördüm. Lacivert takım elbiseleri, dalgıç kıyafeti gibi tüm bedenlerini sarmalayan bu insan azmanları, sert bakışlarını üzerimizden ayırmadan odaya doluştular. İhtiyar, anlamadığım bir dille konuklarını buyur etti. Uzunca bir süre o lisanla konuşup durdular. Söylediklerinden tek bir kelime bile anlamadım. Sanki binlerce yıl öncesinde kalan antik bir dille konuşuyorlardı. Yaşlı adam anlattıkça takım elbiselilerin de bakışları sertleşiyor, kaşları çatılıyordu. Konuşmanın sonunda ak saçlı ihtiyar asasını dertçe yere vurup bizi gösterdi ve “inna tua” diye emretti. Yaşadığım derin korkunun etkisiyle, beynimin içindeki çevirmen, yaşlı adamın bu buyruğunu “hepsini öldür” şeklinde tercüme etti ve başımdan ayaklarıma kadar bedenimdeki her bir hücre tir tir titredi.

 

Bizi sandalyelerimizden ayırıp sıkıca bağladılar ve yaka paça bahçenin ortasına kadar soktukları siyah minibüsün içine tıkıştırdılar. Burcu’nun ağlamaktan gözleri şişmiş, Sami’ninse nutku tutulmuştu. Burcu çaresizce ellerime dokunup “Ne yapacaklar bize?” diye sordu. Bu soruya verilecek hiçbir cevabım olmamasına rağmen, sırf onu biraz olsun rahatlatmak için “Merak etme. Eninde sonunda kurtulacağız bu beladan.” diyebildim. Minibüs gecenin karanlığını yararak narenciye bahçelerinin içinden sıyrıldı ve ana caddeye çıktı. Bomboş yolda aşkın bir süratle sahile doğru ilerlemeye başladık. Bir an içimden “Bu bir kamera şakasıydı. Şimdi sizi pansiyonunuza bırakacağız.” diyeceklerini geçirdim ve yüzümde anlamsız bir gülümseme belirdi.

 

Sahile vardığımızda hareket eden tek şey; kıyıya vuran dalgalardı. Zihnimin kıvrımlarına sıkışan o çocukluk anılarımdaki cıvıl cıvıl sahilden eser yoktu. Sahil, ıssızdı ve karanlıktı. Bugün bu duyguları nedense her saat başı hissettiğim için artık çok da yadırgamıyorum. Takım elbiseli zebaniler kumsala çektikleri Zodyak’ı denize indirdiler, bizi de arabadan alıp Zodyak’a bindirdiler. Denize açıldık. Sahilden yüz, yüz elli metre açıkta demirli süper lüks yata vardığımızda, başımıza açtığımız belanın ne kadar büyük olduğunu anlamaya başladım. Uluslararası bir belaya bulaşmış, kısacası hapı yutmuştuk.

 

Yatın güvertesine çıkınca zebani sayısının inanılmaz derecede artmış olduğunu gördüm. Teknenin neredeyse her köşesinde üç beş iri kıyım, verilecek talimatla üzerimize atlayacak gibi bizi süzüyordu. Sarı saçları üç numara traşlı olan, İngilizce bir şeyler söyleyip merdivenleri gösterdi. Benim İngilizcem çok iyi değildir, bu yüzden çeviriyi Burcu yaptı ve “Aşağı inmemizi istiyor.” dedi. Hiç itiraz etmeden emre uyduk ve asker traşlı olanın peşine takılıp merdivenlerden aşağı indik. Sami “Kesin öldürecekler bizi…” diye sızlanırken ayağı merdivene takıldı, sendeledi. Tam düşeceği sırada arkadan gelen Sami’yi ensesinden yakaladı ve düşmesini engelledi. Uzun koridorda bir süre ilerledikten sonra, üstünde küçük ve yuvarlak bir penceresi olan kamaranın önünde durduk. Başvursa hiç tereddüt etmeden Evrenin Askerleri filminde figürasyona dâhil olacağına inandığım Arnold bozması anahtarla kamaranın kapısını açtı ve bizi içeri soktu. Ellerimizi çözdü. Kapıyı kilitleyip gitti.

 

Yirmi iki yıllık hayatım boyunca ben böyle uzun bir gece yaşamadım. Bu bir kâbus, çok iyi biliyorum ama bir türlü uyanamıyorum işte. Gözlerimi aralamak, kalkıp bu kahrolası karabasan nedeniyle sırılsıklam olan iç çamaşırlarımı değiştirmek istiyorum ama olmuyor bir türlü. Belki az sonra annem kulak tırmalayan sesiyle, o her sabah duymaktan nefret ettiğim “Keremmm kalk hadi… Okula geç kalacaksın yine!” nakaratını tekrarlayacak ve bu sefer her zamankinden farklı olarak hiç çemkirmeden yataktan zınk diye fırlayacağım. Hadi anne! Yap şunu! Bağır, azarla beni, kaldır şu yataktan! Bitir bu kâbusu.

 

İliştiği yatağın ucundan “Nasıl bir belaya bulaştık?” diye mırıldandı Sami. Sesi zayıf ve çatlaktı. Bizden bir cevap alamayınca da “Sabaha kalmaz öldürürler bizi” diye devam etti. Sami’nin bu öngörüsüyle heyecanlanan Burcu, plastik bir topun bile geçmesinin mümkün olmadığı deniz tarafındaki küçük pencereyi gösterip “Camı kırsak… Denize atlayıp, yüzsek… Belki karaya ulaşıp kurtulabiliriz.” diye dâhiyane bir fikir attı ortaya. Süper bir fikir… Tam da Burcu’dan beklediğimiz performans… Sevgili Burcu, camı kırdık diyelim (ki kıracak hiçbir şeyimiz yok); büyük bir haçı andıran demir parmaklıkları nasıl keseceğiz? Kestik diyelim; o delikten nasıl geçeceğiz? Geçtik diyelim; onca adama görünmeden karaya nasıl yüzeceğiz? Ah Burcu ah…

 

Yaklaşık yarım saat sonra kamaranın kapısı tekrar açıldı. Bizi buraya hapseden Arnold kılıklı sarışın adam, yanında birkaç iri kıyımla içeri girdi. Her birimizi kollarımızdan tutup dışarı çıkardılar. Güvertenin yanındaki merdivenlerden yukarı çıktık ve kaptan köşküne girdik.

 

Kaptan köşkü, onlarca ekranının, telsizin ve elektronik aygıtın bulunduğu, her tarafı camla kaplı genişçe bir oda… Ortadaki ekranda, büyükçe bir göz figürü var. Alttaki tırnaklı iki çizgi arasına yerleştirilmiş iri bir göz. Gözün altında üç cilt kalın kitap, onların üstünde de yedi kollu bir şamdan… Onların önünde deri koltuklar, karşıda uzun bir kumanda paneli… Panelin önünde filmlerde görmeye alışık olduğumuz çember şeklinde büyükçe bir dümen bulunuyor. Dümenin arkasındaki yüksek koltukta ise ağzında kocaman piposuyla yaşlıca bir adam oturuyor. Biz içeri girince adam koltuğundan inip kumanda paneline yaslandı ve bizi baştan aşağı süzdü. Zebanilerin zorlamasıyla deri koltuklara oturmak zorunda kaldık. Yaşadığımız korku ve tedirginlikle dizlerimizi birleştirip ellerimizi kavuşturduk ve çaresizce beklemeye başladık.

 

Pipolu adam yanımıza sokuldu, piposundan derin bir nefes çektikten sonra dumanı yüzümüze savurarak “Sizin derdiniz ne?” diye sordu. Birbirimizin suratına bakıp ne cevap vereceğimizi düşünürken yaşlı adam “Haddinizi aştınız.” diyerek hevesimizi kursağımızda bıraktı. Pipolu adamın suratında ürkütücü bir öfke vardı. “Kötü bir amacımız yoktu. Sadece merakımıza yenik düştük.” dedi Burcu. Sözünü bitirince de derin bir yutkundu. Pipolu adam ortamızda oturan Burcu’nun önüne geldi ve eğildi. Burcu korkuyla sinip koltuğa gömüldü. Pipolu adam sesini sertleştirerek “Mağara kutsaldır.” diye kükredi. Sami kısık bir sesle “Gördüğümüz, duyduğumuz her şeyi unutabiliriz.” diye kekeledi. Adam, Sami’nin bu teklifine uzun bir kahkaha ile cevap verdi ve “Demek her şeyi unutabilirsiniz, öyle mi?” Teklifinin karşılık bulduğunu düşünen Sami heyecanla lotu yükseltti “Evet, evet her şeyi. Ne mağarayı, ne kâhini, ne de sizi, ömrümüzün sonuna kadar hatırlamayız bir daha. Hatta kazı ekibinden bile ayrılırız yarın.”. Sonra bize dönerek “Öyle değil mi arkadaşlar?” diye sordu. Sami’nin bu güdük vaadinin hiçbir anlam ifade etmediğini bile bile, bir umutla birbirimize bakıp başımızı salladık. Sergilediğimiz bu kısa tiyatro gösterisi pipolu adamın çok hoşuna gitmiş olacak ki, gülmekten katılmaya başladı. Korumalara dönüp “Kazı ekibinden ayrılırız diyorlar. Sizi bir daha hatırlamayız diyorlar. Yahu bunlar çok komikmiş.”

 

Bu dalgacı tavrıyla adamın bizi kolay kolay bırakma niyetinde olmadığı, belki de en kısa zamanda hepimizi öldürüp denizin ortasına atacağı her halinden belli. Allah’ım bu nasıl bir kâbus böyle? Biz nasıl bir belaya bulaştık? Bu insanlar kim? Bize ne yapacaklar? Ve en önemlisi o mağara neden bu kadar önemli?

 

Kaptan köşkünde görmeye alışık olmadığımız kimi eşyalardan, bizi esir alan bu örgütün tehlikeli bir gizli tarikat olduğu hissine kapılmaya başladım. Tek tip kıyafetler, tütsüler, şamdanlar ve gözler… Sanırım bunlar gizli ritüelleri olan uluslararası bir yeraltı örgütü ve biz Burcu’nun meraklı çabaları sayesinde bu örgütü deşifre etmiş olduk. Bu yüzden de büyük ihtimal yapacakları bir ayinin sonunda kurban edileceğiz. Keşke telefonumun şarjı olsa da bizimkilere bir mesaj atıp vedalaşabilsem… Gerçi kolumdaki örgü bilekliklere kadar neyim var neyim yok hepsini topladılar. Telefonum, saatim, annemin taktığı cevşen ve eski kız arkadaşımın hediye ettiği gümüş kolye… Üzerimdeki her şeyi aldılar. Bu yüzden de telefonumun şarjının olup olmamasının pek bir önemi yok. Sonuçta ne annemle, ne babamla, ne de günün her saati birbirimizi yediğimiz kardeşimle vedalaşma şansım olmayacak. Onlara Allahaısmarladık diyemeden göçüp gideceğim bu fani dünyadan. Oysa ne güzel hayallerim vardı. Okulu bitirmek… KPSS’den iyi bir puan alıp büyük bir müzede memur olmak… Burcu’yla evlenmek… Çoluk çocuğa karışmak… Bütün hayallerim suya düştü. Ah Burcu Ah.

 

Pipolu adamın voltalarıyla süren uzun bir bekleyişin sonunda, biten gecenin sessizliğini bir helikopter sesi böldü. Helikopter, gitgide artan bir gürültüyle tepemize kondu. Pipolu adamla üç koruma hariç kaptan köşkündeki herkes dışarı fırladı. Birkaç dakika sonra bizi kamaraya kilitleyen sarışın adam içeri girip pipolu adama, anlamadığımız o dilde bir şeyler söyledi. Pipolu adamın işaretiyle içeri doluşan korumalar bizi alıp helikoptere bindirdiler. Üçümüz bir koltuğa sıralandık, üç koruma da karşımıza oturdu. Kapıları kapattılar. Helikopter kulakları sağır eden bir gürültüyle havalandı.

 

Çocukluğumda “Büyünce ne olacaksın?” sorusuna hiç tereddüt etmeden “Pilot!” diye cevap verirdim. O zamanlar en büyük hayalim uçmaktı. Babam, bu takıntımı çok iyi bildiği için, her sene havacılık gününde, beni alır Çiğli’deki 2.Ana Jet Üssü’ne götürürdü. Sabahtan akşama kadar üste takılır, her etkinliği dikkatle izlerdik. Günün sonunda da sergilenmek için getirilmiş bir uçağı gezip gazı alınmış bir şekilde eve dönerdim. Bu sevdam uğruna ortaokulun son sınıfında askeri lise sınavına girdim. Sınavı yedek listede kazandım ama çağrılmadım. Oradan haber gelmeyince de mecburen düz liseye başladım. Lisede uçma tutkum yavaş yavaş azaldı. Orta karar bir öğrenci olduğum için, sonunda pilotluk hayali yerine arkeolog olma gerçekliğine tutunup yoluma devam ettim. Çok iyi hatırlarım, babam sırf ben uçayım diye birkaç kez beni İstanbul’a götürüp getirmişti. Hiçbir işi olmamasına rağmen… Laf olsun diye… Hatta bir keresinde havaalanından çıkmadan bir sonraki uçakla geri döndüğümüzü bilirim. Bu uçak temrinleri bir yana, çok istememe rağmen helikoptere binmek nasip olmadı hiç. Ama şimdi… O en çok istediğim şeyi yapıyorum, helikoptere biniyorum ama zevk almak bir yana kapısını açıp aşağı atlayasım var.

 

On beş, yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra hava iyiden iyiye aydınlandı. Kahrolası bu uzun gece bitti nihayet. Karşımızdaki azmanlar gözlerini yolculuk boyunca üzerimizden ayırmadı. O yüzden de nereye gittiğimizi anlamadım. Burası neresi acaba? Şu altımızdaki dağ… Sanırım Nif Dağı… Eğer amaçları bizi Manisa’nın uzak bir köyüne götürüp helikopterden atmaksa, bu hiç de mantıklı bir iş değil. Çünkü en geç birkaç gün içinde köylüler bizi bulur ve güvenlik kuvvetlerine haber verirler. Kimliklerimiz tespit edilince de, en son bulunduğumuz yerde geniş çaplı bir operasyon yapılır. Önce asalı adam, sonra da diğerleri kıskıvrak yakalanır. Bu riskli bir cezalandırma… En garantisi denize atmak bence… Ayaklarımıza ağırlık bağlayıp denize atsalar, bizi birinin bulması yıllar alabilir.

 

Helikopter yavaş yavaş alçalıyor. Nif Dağı’nın bitiminde üç tepenin arasındaki bir vadiye yaklaşmaya başladık. Solda maden ocağı, ileride kalabalık bir yerleşim yeri var. Onun da ilerisinde işlek bir cadde… Burayı da biliyorum. Burası… Kavaklıdere… Evet, evet Kavaklıdere… O cadde de Ankara asfaltı. O zaman… İndiğimiz bu yer… Nato üssü…

 

Helikopter ağaçlar arasına gizlenmiş bir piste kondu. Helikopterin pervaneleri saçlarımızı ve kıyafetlerimizi uçururken korumalar bizi aşağı indirdi. Eli silahlı askerlerin nezaretinde dağın eteğine geldik. Büyükçe bir metal kapının önünde nöbetçiler var. Korumalar nöbetçilere bir şeyler söyledi, onlar da telsizle durumu bir yere bildirdiler. Sonunda çelik kapıyı açıp bizi içeri aldılar. Floresanlarla aydınlatılmış uzun bir koridorla dağın içine doğru yürüdük.

 

Amcamlar birkaç yıllığına Kemalpaşa’nın Ulucak köyüne taşındılar. Yaz tatillerinde biz de onları ziyarete gittik. Ben her seferinde cam kenarına oturup, Belkahve rampalarında meraklı gözlerle bu üsse gelen yola bakıp durdum. Merak ediyordum çünkü arkadaşlar arasında dağın içine inşa edilmiş bu Amerikan üssüyle ilgili uydurmadığımız hikâye kalmamıştı. İçinde neler olduğunu düşünmezdim ki… Füzeler, nükleer silahlar, uçan daireler… Hatta uzaylılar… Bize göre burası, yaklaşanların hapsedildiği, fotoğraf çekenlerinse acımasızca öldürüldüğü, son derece gizli bir askeri bölgeydi. Bir keresinde Ufuk “Üsse gitmeye çalışan bir otobüs dolusu insan, asit kazanlarında eritilip yok edilmiş.” dedi. Nereden duyduysa… O gece sabaha kadar uyuyamamıştım. Şimdi kafamda Ufuk’un anlattığı bu olayın tedirginliği var.

 

Koridorun sonundaki asansöre binip birkaç kat aşağı indik. Kapı açılınca neye uğradığımızı şaşırdık. Çünkü karşımıza devasa bir alan çıktı. Burası bir uçak hangarının en az üç beş katı büyüklüğünde, devasa bir merkez… Çelik iskeletle desteklenmiş muazzam bir kubbesi var. Kubbenin altında binlerce bilgisayar… Başlarında gri üniformalı insanlar… Masaların arasında ve çevresinde yüzlerce ana bilgisayar var.  Çelik iskeletin her köşesinden aşağı sarkıtılmış yüzlerce dev ekran… Ekranlarda vızır vızır veri akıyor, görevliler karınca gibi, bir o yana bir bu yana koşuşturup duruyor. Hani o Hollywood filmlerinde görmeye alışık olduğumuz, pür dikkat uzay aracını dünyaya döndüren ve paraşüt açılınca da içindeki herkesin salya sümük birbiri kucakladığı NASA komuta merkezi gibi bir yer burası. Ama ondan daha kalabalık ve daha hareketli… Gidip görmek nasip olmadı fakat haberlerde izlediğim kadarıyla, dünyanın en hareketli yerlerinden biri olan Tokyo Borsası, buranın yanında staj bile yapamaz.

 

Korumaların zoruyla balkonun ucundaki merdivenden aşağı indik. Bisiklet model gözlükleri olan kısa boylu bir adam bizi karşıladı. Diğerlerinin aksine bu adam oldukça sempatik ve güler yüzlüydü. Yüzünde ince bir tebessümle “Hoş geldiniz.” dedi. Son derece yorgun ve uykusuz olduğumuz için, hiçbirimiz ona aynı sevimlilikte cevap veremedik ne yazık ki. Ama adamın Türkçe konuşması, derdimizi anlatabiliriz umuduyla yüreğimize biraz su serpti. “Yolculuğunuz nasıl geçti?” diye sordu yine o zayıf tebessümüyle. Bu sefer Burcu dayanamayıp atladı söze “Bizden ne istiyorsunuz? Neden getirdiniz bizi buraya?” Gözlüklü adam yumuşak ses tonunu bozmadan “Anlatacağım, acele etmeyin” dedi. Sami “Kazı ekibinde olduğumuzu herkes biliyor. Bize bir şey olursa, ortalık ayağa kalkar.” diye bir tehdit savurdu. Adamın yüzündeki tebessüm alaycı bir gülümsemeye dönüştü, korumalara “Getirin arkadaşları” dedi. Zebanilerin kollarında bilgisayar masalarının arasından binanın arkasına doğru yürümeye başladık. Bilgisayarların başındaki insanlar tıpkı birer robot gibi, hiçbirinin yüzünde en ufacık bir ifade yok. Ya dev ekranlara bakıyor, ya da önündeki bilgisayara bir şeyler yazıyor. Yandan bakınca askeri törenlerde uygun adım yürüyen birliklere benziyorlar. Masaların arasında dolaşanlarsa kâh yazıcıdan çıkanları topluyor kâh yazılı kâğıtları bilgisayar başındakilere veriyor. Bir koşuşturma, bir telaş…

 

-------- YAZIMI DEVAM EDİYOR ---------