(Sahnede bir masa ve iki sandalye, masanın üzerinde kırmızı bir telefon ve açısı seyirciye doğru bir kutu, kutunun üzerinde ise kırmızı bir düğme vardır. Arkada duvarda “NASA” yazılı bir tabela. Adam sandalyede kaykılmış, telefonla konuşmaktadır.)
Sabri: Aloooo… Cemil abi… Sesim geliyo mu abi?... Sabri ben Sabri... İyidir abiciğim ya, ne olsun?... Sen nasılsın, yenge, çocuklar?... Kahvede durumlar nasıl, arkadaşlar iyiler mi?... Güzel, güzel… İşe başladım ben abi, çalışıyom… Evet, evet, sonunda ayarladık bi iş… Nerde mi? Amerika’da… Evet, Amerika’da. NASA’da… Bildiğimiz NASA ya, hani şu Amerikalıların füze müze işleri varya o NASA… Evet abi, evet. Bizim Hüseyin Enişte çalışıyo burada, teyzemin kocası… Sağ olsun yardımcı oldu, başladık işte… Onları da getirdim abi, hanım da oğlan da Amerika’da… Yeni daha ya, bir iki gün oldu… Sigorta mı? Var abi… Yemek, servis, lojman hepsi var abi… Burası çok kalabalık da, benim çalıştığım yer fazla kalabalık değil… Bi müdür var başımda bi de ben… Tamam abi, görüşürüz. Arkadaşlara çok selam… Tabi, tabi. Yazın gelicez. Görüşürüz inşallah… Selamlar abi. (Telefonu kapatır. Elindeki bezle masayı silmeye başlar.)
Mişel: (Takım elbiseli, gözlüklü. Girer telaşlanır.) No, no, no. Mistır Sobri, ne yapiyor siz?
Sabri: Toz alıyorum ya, nooldu ki?
Mişel: No, no, no. Toz almamak, toz almamak hiç. Bu düğme çok önemli. Hiç yaklaşmamak yanına.
Sabri: Tamam da Mişelciğim, toz toprak içinde mi oturalım ya?
Mişel: Size hep söylüyor ben. Siz burada oturmak sadece, hiçbir şey yapmamak. Bir şey şey lazım olmak, siz gitmek getirmek. O kadar.
Sabri: Tamam Mişelciğim tamam. (Oturur.)
Mişel: (Yerine oturur, kollarını bağlar, beklemeye başlar.)
Sabri: (Mişel’i taklit eder. Kollarını bağlar beklemeye başlar. Birkaç saniye sonra sıkılır.) Ne işe yarıyor bu düğme?
Mişel: (İstifini bozmadan) O düğme çok önemli olmak.
Sabri: Anladım önemli de, ne işe yarıyo?
Mişel: (Kafasıyla sağı solu kontrol eder.) O düğme… O düğme… (Abartılı) Tap sikrıt.
Sabri: Yalnız düzgün konuşalım, öyle siktirli miktirli, ayıp oluyo ama.
Mişel: No, no. Tap sikrıt, tap sikrıt. Yani nasıl diyor siz Çok Gizli.
Sabri: Tamam Mişelciğim gizlidir de, bizbizeyiz burada Allah aşkına ya. Kimse duymaz, hadi söyle ne işe yarıyo?
Mişel: Mistır Sobri, bizim Amerikalılar derki; “Ne kadar merak, o kadar”…
Sabri: Hop, hop devamını getirme bozuşuruz.
Mişel: No, no, no. Kötü bi şey olmamak. “Ne kadar merak, o kadar bela”
Sabri: Ne biçim atasözü bu, ne uyak var, ne kafiye.
Mişel: Türkçe söylemek ben onun için uymamak. İngilizce söylemek, o zaman uymak.
Sabri: Okey, okey. (Tekrar kollarını bağlayıp otururlar. Bir süre sonra sıkılır.) Peki, şimdi ben bi kere bassam bu düğmeye (hamle eder basmak için) ne olur?
Mişel: No, no, no. Ne yapıyor siz? Çıldırdınız mı?
Sabri: Ya bi kereden bi şey çıkmaz ki, noolcak ki? basayım mı ha, basayım mı? Noolur bi kere, bi kere?
Mişel: Siz öldürmek mi istiyor bizi?
Sabri: Ne öldürmesi ya, alt tarafı bi düğme.
Mişel: Sobri bey, bu düğme, sadece bi düğme olmamak.
Sabri: Ya ne olmak peki?
Mişel: (kafasıyla sağı solu kontrol eder.) Bu düğme… Bu düğme… Nükleer bi düğme.
Sabri: Nükleer mi? O ne demek ya?
Mişel: Yani bu düğmeye basmak ve üçüncü dünya savaşı çıkmak.
Sabri: Üçüncü dünya savaşı mı?
Mişel: Evet, evet. Üçüncü dünya savaşı. Bu düğmeye yüzlerce nükleer bomba bağlı olmak. Basınca hepsi havalanmak.
Sabri: Yapma ya. Abovvv. Pek marifetliymiş meret. (kolları bağlarlar, beklemeye başlarlar. Sıkılır. Telefonu kaldırır.) Kırmızı düğmeye iki çay, biri açık olsun.
Mişel: Ooooo, Mistır Sobri, ne yapmak siz?
Sabri: Çay söyledim ya. Nooldu ki?
Mişel: Mistır Sobri, Mistır Sobri, ne yapiyor siz, ne yapiyor siz?
Sabri: Nooldu ya, Allah Allah?
Mişel: Bu telefon, çok önemli bir telefon.
Sabri: Önemli mi? Ulan burada da önemsiz hiç bi şey yok, anasını satim.
Mişel: O telefon, kirmizi telefon.
Sabri: Eeee, ne olmuş, kırmızıysa?
Mişel: Kirmizi telefon diyorum anlamiyor siz. Çok önemli, çok önemli.
Sabri: Ya anladım kardeşim, anladım. Telefon önemli. Önemli de neyi önemli? Normal sıradan, kırmızı bir telefon işte.
Mişel: Bu telefon çalmak, biz açmak, sonra bu düğmeye basmak. Sen anlamak?
Sabri: Annamadım Mişelciğim annamadım. Niye biz bu telefondan sonra basıyoz düğmeye?
Mişel: Talimat gelmek bize bu telefondan. Başkan aramak talimat vermek, basın diye.
Sabri: Kim bu başkan ya?
Mişel: Amerikan Başkan. O bizzat aramak bizi, söylemek basın diye.
Sabri: O aramazsa basamaz mıyız?
Mişel: No, no, no. Bizzat başkan aramak. Başkası olmaz. O yüzden, telefon meşgul etmemek biz.
Sabri: Haaa, anladım şimdi. (Kolları bağlarlar.)
Mişel: (Telefon çalar. Heyecanlanır.) O şit. O may gat, o may gat. Telefon çalmak, telefon çalmak Sobri.
Sabri: Tamam, kardeşim duydum. Çalıyo tamam. Heyecanlanma bakıver, ne sitres yaptın bu kadar?
Mişel: Telefon diyor ben, telefon çalmak. Anlamıyor sen.
Sabri: Tamam Mişelciğim tamam açıver hadi. Bak sen açmazsan ben açıcam ha.
Mişel: (Çekinerek kaldırır telefonu.) Alo?... Sobri? (şaşkın telefonu Sabri’ya uzatır.)
Sabri: Alo. Kazım abi, sen misin abi? Vay, vay, vay. Kazım abime bak sen ya… Telefonu nerden buldun?... Cemil abi mi verdi?... (ahizeyi kapatır. Mişel’e) Sabah Cemil abiyle görüşmüştük, numara çıkmış, o vermiş telefonu. (Telefona) Vallah ne olsun abi ya, çalışıyoz işte… İşler iyi… Güzel abi güzel, on numara iş vallah… Siz naapıyonuz… Kahvede misin? Çok selam söyle arkadaşlara… Bi müdür var başımda abi o kadar, onla ben yani. Ederiz abi, ederiz… (ahizeyi kapatır. Mişel’e) Selamı var… (Mişel şaşırır, kinayeli) O da selam söylüyo abi… Tamam canım abicim görüşürüz… Herkesi öp benim için… Eyvallah abi eyvallah… (Telefonu kapatır.) Çok kral adamdır Kazım abi, senden iyi olmasın. Çok muhabbetlerimiz oldu kendisiyle. Çok severim çok. (Dalar.) Senin memleket neresi Mişelciğim?
Mişel: Memleket?
Sabri: Anne baba nereli yani?
Mişel: Anne baba?
Sabri: Ooooo, işimiz var seninle. Nerelisiniz diyorum ya, nerde doğdun?
Mişel: Dakota. Güney Dakota.
Sabri: Biz Bulgar göçmeniyiz. Annemle babam ellilerde göç etmişler. Ben Balıkesir’de doğdum. Sen gidip geliyon mu memlekete?
Mişel: No, ben burada yaşamak.
Sabri: Olmaz ama arada gitmek lazım, anne babayı ziyaret edicen. Hep iş, hep iş olmaz. Bi yere kadar. (kolları bağlarlar.)
ANONS: Mistır Sobri, mistır Sobri ziyaretçileriniz var.
Sabri: Allah, Allah, kim geldi ki acep?
Sabriye: (Yanında bir çocukla içeri girer.) Vallahi Sabricığım, tutturdu illa babamın işyerine gidicem diye, zapdedemedim bi türlü.
Sabri: Hiç önemli değil hayatım, gelin gelin. Mişel yabancı değil. Mişel tanıştırayım karım Sabriye, oğlum Osman.
Mişel: Ama mistır Sobri kimse girmemek buraya. Çok gizli olmak burası.
Sabri: Ya Mişelciğim sıkma canını fazla oturmazlar onlar, bi beş dakka oğlan görsün babasının işyerini, giderler hemen. Dur hayatım dur, şurdan iki sandalye kapayım size.
Sabriye: Hayırlı işler Mişel bey kolay gelsin.
Osman: Kolay gelsin Mişel amca.
Mişel: Mersi, mersi.
Osman: Mişel amca naapıyonuz siz burada?
Mişel: (Cevap veremez sinirlenir. Kafasını öbür tarafa çevirir.)
Osman: Bu düğme ne? Ne işe yarıyo?
Mişel: No, no, no. sakın sakın. Yok dokunmak. No, no, no.
Sabriye: Elleme çocuğum elleme. Ben sana ne dedim, yaramazlık yok diye. Kusura bakma amcası, çocuk işte.
Sabri: (İki sandalye getirir.) Eveet, oturun bakalım.
Sabriye: İşiniz çoksa rahatsız etmeyelim Sabri. Çok oturmucaz zaten. Oğlan istedi, bi görelim dedik işyerini.
Sabri: Olur mu ya, o kadar yol gelmişsiniz. Oturun, oturun. Ne söyleyim size, ne içersiniz?
Sabriye: Eh, ben bi çay alayım o zaman. Osman sen?
Osman: Ben meyve suyu istiyom. Şeftali.
Sabri: (Telefona sarılır. Mişel sinirlenir.) Alo, kırmızı düğme odasına, bi çay, bi de meyve suyu. Şeftali.
Mişel: Mistır Sobri ne yapiyor siz. Ne dedim ben size. Bu telefon kullanmak yok.
Sabri: Kusura bakma Mişelciğim ya, daldım vallah.
Sabriye: Neden kullanmıyonuz telefonu Sabri. Telefon yasak mı?
Sabri: Bu telefon kırmızı telefonmuş hayatım. Ondan.
Sabriye: Ne oluyo kırmızı olunca?
Sabri: (Alçak sesle.) Başkanın.
Sabriye: Başkan mı? Ne başkanı?
Sabri: Büyük patronun yani, sadece o arıyomuş.
Mişel: O, Sobri, bunlar devret sırrı olmak. Sen konuşmamak bunları.
Sabri: Tamam Mişelciğim tamam. Eeee, nasıl buldunuz işyeri mi?
Sabriye: Vallahi güzelmiş, ferah, düzenli. Ama sıkıcı sanki biraz.
Osman: Baba ne yapıyonuz siz burada?
Sabri: Çok önemli bi görevimiz var Osmancığım.
Osman: Ciddi misin, neymiş o görev? Ajanlık falan mı?
Sabri: Yok yok, çok daha önemli bi görev.
Osman: Daha mı önemli, yapma ya. Naapıyonuz baba ya, söyle hadi.
Sabri: Bu düğmeyi bekliyoz.
Sabriye: Düğmeyi mi?
Sabri: Evet. Mişel’le ben bu düğmenin sorumlusuyuz.
Sabriye: Sabri?... Bu mu işin yani? Düğme bekçiliği.
Sabri: Öyle deme hayatım. Bu düğme çok önemli bi düğme.
Mişel: Mistır Sobri, Mistır Sobri. Piliis. Piliis.
Sabriye: Vay başıma gelenler. Duyun dostlar duyun. Düğmeci bi kocam var benim.
Osman: Üüüüü, anne ben okula gitmicem artık.
Sabriye: Sen tut kalk güzelim ülkeyi bırak, taaa Amerikalara gel. Ne için?
Osman: Arkadaşlarım dalga geçer benle. Üüüüü…
Sabri: Yaaa, abartmayın. Maaşı güzel, sigortası var, servisi var. Ne iş yaptığım önemli mi?
Osman: Okulda öğretmen sorunca ne diycem ben şimdi, baban ne iş yapıyo diye? Üüüüü…
Mişel: Piliiis, sakin olmak siz piliiiis.
Sabriye: Sende pisleyip durma ikide bir be. Oyyyy oyyy. Bu da mı gelecekti başımıza. Düğmeci, düğmeci kocam var benim… Oyyyy, oyyyy.
Sabri: Sabriye uzatma diyom sana.
Sabriye: Şimdi toparlanıp, Türkiye’ye dönüyom ben. Osman’ı da alıyom.
Sabri: Saçmalama. Oturun oturduğunuz yere.
Sabriye: Düğmeymiş. Annemler sorunca ne diycem ben şimdi? Kocam kırmızı bi düğmenin yanında işe başladı. İşi çok güzel. Çok çalışırsa yeşil bi fermuarın yanına vericekler.
Sabri: Ya dalga geçme, kızım bu düğme var ya…
Mişel: Mistır Sobri?
Sabri: Kızım bu düğme var ya çok önemli çok.
Sabriye: Nesi önemliymiş Sabri nesi? Düğme bu ya. Bildiğin kırmızı bi düğme. Her tarafı önemli olsa ne olur? Düğme işte. Bak basıyorum (Düğmeye basar.) nooluyo ki? (Işıklar yanıp sönmeye, alarm ötmeye başlar) Bak bastım, bi daha, bi daha. Nooluyo Sabri nooluyo? (Işıklar kararır.)